Makaleler

Türkoloji Eleştirileri (Talat Tekin) Kitap Özeti

Yazar: gülcan şener

Kitap özeti bölüm sıralarına sadık kalınarak yapılmıştır. Alıntı şeklinde önemli yerler belirginleştirilmiştir. Hızlıca kitabı okuması gerekenler içindir.

Türkoloji Eleştirileri (Talat Tekin) Kitap Özeti

Tekin, Talat, Türkoloji Eleştirileri, Ankara: Simurg Dil ve Edebiyat Dizisi (4),  1997, 408 Sayfa

Kitabın önsözünde yazar “Yüksek öğretim kurumumuzdaki akademik denetimsizliğin ve kayırıcı terfi sisteminin doğal bir sonucu olarak Türk üniversitelerinden Türkolojinin temel başvuru yapıtlarından biri olan Radloff sözlüğünü bile kullanamayan ‘Türk dili profesörleri’ gelip geçmiştir!” şeklinde yakınma cümlesi kullandıktan sonra Türkiye Türkolojisinin geri kalmasının nedenlerini şöyle belirlemiştir: Türkiye Türkolojisinin geri kalmasının nedenlerinden biri Batı ve eski SSCB Türkoloji literatürünün gereğince izlenmemiş olmasıdır. İkinci bir nedeni de bu alanda çalışanların çoğunun dil bilimi eğitimi görmemiş olmalarıdır. Üçüncü nedeni de ülkemizde bu alandaki eleştiri azlığı hatta yokluğudur. Daha sonra yazar, kitabın kapsamını şu cümlesiyle belirtmektedir. “Elinizdeki kitapta benim 1954 yılından bu yana Türk Dili, Hacettepe Üniversitesi Sosyal ve Beşeri Bilimler Dergisi, Türkiye Yazıları, Somut, Tarih Ve Toplum, Türk Dili Dergisi gibi dergilerle Cumhuriyet gazetesinde yayınlanmış Türkoloji eleştirilerin bir araya getirilmiş bulunuyor” 

ISAR EKİNİN TÜREYİŞİ

Talat Tekin, Vecihe Kılıcoğlu’nun “Eski metinlerde Şart Kipi teşkil eden -ser eki Osmanlıcada -i gerundium ekiyle birleşerek -i-ser tarzında yeni bir Gelecek Zaman kipi yaratmada âmil olmuştur.” hükmüne katılmadığını belirtmiş, “1. –ı/-i eki ile yapılmış zarf fiillere kip eklerinin eklenebilmesi imkânsızdır. 2. Şart ile gelecek arasında anlamca pek az yakınlık vardır.” şeklinde nedenlerini belirttikten sonra –ısar ekinin nasıl türemiş olabileceği hakkında şöyle bir açıklama yapmıştır: Eski Türkçede –ığsa-’lı fiil gövdelerine -r Geniş Zaman ekinin eklenmesi ile meydana gelen -ığsar şeklinden gelişmiş ve kalıplaşmış olmalıdır. Bu kanıya vardıran sebepler olarak 1. Kâşgarlı Mahmud –ığsa-/-iğse- eki ile kurulmuş fiil gövdelerinden bahsetmesini, 2. İstekle Gelecek Zaman arasındaki anlam yakınlığının açık olmasını, 3. -ığsar>-ısar gelişmesini göstermiştir.

ISAR EKİ HAKKINDA

Talat Tekin’in “-ı/-i eki ile yapılmış zarf-fiilleri kip eklerinin eklenebilmesi imkânsızdır.” hükmünü Vecihe Kılıcoğlu doğru bulmuyor ve bu hükmü ortadan kaldıracak kesin cevabı, W. Bang’ın Monographien adlı eserinden aldığı bir parçayla veriyor. Talat Tekin ise “-acak eki, Bangın düşündüğü gibi, -a’lı gerundiuma -cak’ın eklenmesi ile türemiş olabilir. Ancak bu açıklama, benim ‘-ı/i eki ile yapılmış zarf-fiillere kip eklerinin eklenebilmesi imkânsızdır.’ tarzındaki hükmümü kesin olarak ortadan kaldırmaz, tersine, daha da güçlendirir. Çünkü a’lı gerundiuma eklenen -cak kip eki değil, -acak ve -ıcak gibi eklerde gördüğümüz bir hecedir. -a’lı ve ı’lı gerundiumları, Bank gibi, fiilden yapılmış isimler olarak kabul edebiliriz. Ancak bu gibi zarf-fiillerin fiil gövdesi işini de gördükleri iddiası ıspata muhtaçtır. ” der.

V. Kılıcoğlu “a’lı gerundiumlar üzerine kurulan kip ve fiil şekilleri” başlığı altında şu kelimeleri sıralıyor: ol-a-cak, ol-a-sı, ol-a-ğan, ol-a-rak, ol-a-lı, dal-a-mak, bas-a-mak, tut-a-mak, kaç-a-mak, sıv-a-mak, yama-mak, boya-mak, toz-mak. Talat Tekin, V. Kılıcoğlu’nun –a’lı ve –ı’lı gerundiumlar hakkındaki açıklamalarını birer birer cevaplandırmaktadır. V. Kılıçoğlu bundan sonra –a’lı ve –e’li gerundiumların daha önemli özelliklerine geçiyor ve şöyle diyor: Bugünkü Türkçede ‘optativus, istek kipi, iltizamî dediğimiz kip de aslında gerundiumun çekiminden başka bir şey değildir: gel-e-y-im, gel-e-sin, gel-e gibi.

Kutadgu Bilig’den kıl-ğa= ‘kıla’ örneğini veren V.Kılıçoğlu bilir ki aynı eserde -a gerundium ekine de rastlanır. V. Kılıçoğlu, -ı gerundium eki ile –ığ/-ig ekli eylem isimlerini karıştırıyor. Burada asıl olan ‘ı, i’ sesleri değil ‘ğ, g’ sessizleridir. Fiil kökleri ile ek arasına giren sesliler yardımcı, okutucu görevindedirler.

Talat Tekin, V. Kılıcoğlu’nun kendi görüşüyle Ramstedt’inki arasındaki farkı dikkate almadığını söyleyerek Ramstedt’in yaptığı açıklama ile kendi görüşü arasındaki şu esaslı farkları sıralamaktadır: 1. Ramstedt, Eski Türkçedeki şart eki -sar’ın türeyişini açıklamıştır. Ben, Eski Osmanlıca’daki -ısar Gelecek Zaman ekinin türeyişi için yeni bir görüş ileri sürmüştüm. 2. Şart eki –sar, en eski metinlerde mevcut olduğundan, Ramstedt’in açıkladığı tarzda bir türeme, çok eski devirlere ait bir dil olayıdır. Benim –ığsa-r>-sar şeklinde formülleştirdiğim gelişme ise XI. yüzyıldan sonra olmuştur. 3. Nihayet Ramstedt, -sa-‘lı fiil gövdelerine doğrudan doğruya -r Geniş Zaman ekinin eklenmesinden bahsediyor. Ben –ığsa-‘lı istek gövdelerinin Geniş Zaman eki ile kalıplaşmış olduğu ihtimalini ileriye sürmüştüm.

Talat Tekin V. Kılıcoğlu’nun “Farazî –ig-ser ekinin –ig parçasını ise, Sayın Talat Tekin, r, l sesleri ile biten fiil köklerine -s ekinin getirilişinde araya giren herhangi bir ek olarak kabul ediyor ki bizce bu konunun da ayrıca incelenmesi gerekir.” sözleri üzerine “İlk yazımda yeteri kadar açıkladığımı sandığım bu noktayı kısaca tekrarlayalım: Kâşgarlı’nın r, l ile biten fiil kökleriyle –sa- istek eki arasına girdiğini söyledi ğ, g sesleri fiillerden eylem ismi yapan –ğ/g ekinden başka bir şey değildir. Yani al-, kör-, gibi fiillerin istek gövdeleri bu fiillerden –ğ/-g ile yapılmış alığ, körüg gibi isimlere –sa- ekinin eklenmesi ile teşkil ediliyormuş. Bilindiği üzere –sa- eki hem isim, hem fiil köklerine eklenmek gibi bir özellik de taşımaktadır.” cevabını vermektedir.

DİLBİLİM AÇISINDAN TÜRKÇE GRAMERLER

Talat Tekin, Prof. Dr. Muharrem Ergin’in Türk Dil Bilgisi eseri ileTahsin Banguoğlu’nun Türkçenin Grameri eserini ele almıştır. İki gramerin modern dil bilimi açısından bir değerlendirilmesini geçmiş, her iki gramercimizin Türk dilinin dünya dilleri arasındaki yeri ve kendi içindeki sınıflandırılması konusunu ele almıştır. Sonrasında iki gramercinin Türkçenin ses bilimi konusunda (ünlüler, ünsüzler, kelime başı ünsüzleri, ünsüz değişmeleri) söylediklerine geçmiştir.

ESKİ VE YANLIŞ BİR DİL ANLAYIŞI

Talat Tekin, Prof. Dr. Muharrem Ergin’in Üniversiteler İçin Türk Dili adlı gramerindeki “Dil elbette ki Tabii ve canlı bir varlıktır. Suni olmayan, sosyal bünyenin ve kültürün doğup gelişmesine bağlı olarak tabii bir şekilde ortaya çıkan, gelişen, yürüyen, intikal eden, kendisine mahsus nizamı olan canlı bir varlıktır.” sözlerine katılmamakla birlikte konu hakkında şu bilgileri paylaşmaktadır: Dilin ne olduğunu ilk kez doğru olarak ortaya koyan, genel kanının aksine olarak, Saussure değil, Amerikan dilcisi William Dwight Whitney olmuştur. Whitney’e göre dil, gelenekler, hukuk, dinsel törenler vb. gibi bir toplum kurumudur; çünkü dil toplumdan topluma değişir, başka bir deyişle, birbirinden farklı pek çok dil vardır ve kelimeler her dilde keyfi veya nedensizdir, toplumsal anlaşmaya göre biçimlenmiş ve anlam kazanmıştır. Dilin bir toplum kurumu olduğunu ilk kez söyleyen Whitney, dil işaretlerinin keyfi veya nedensiz olduğunu yine ilk kez vurgulamakla da dilbilimini gerçek rayına oturtmuştur.

Saussure dili şöyle tanımlamıştır: Dil bir toplum kurumu, nesne ve kavramları gösteren bir sesli işaret sistemidir. Bugün dünya dilcileri ve dilbilimcileri arasında dilin tanımı ve dil anlayışı konusunda hiçbir ayrılık yoktur. Bütün dilci ve dilbilimcilerin Amerikan dilcisi E.H. Sturtevant'ın şu dil tanımı üzerinde birleşmiş olduklarını tereddütsüz söyleyebiliriz: Dil, bir insan topluluğu bireylerinin işbirliği yapmalarını ve karşılıklı eylemde bulunmalarını sağlayan keyfi veya nedensiz bir ses işaretleri sistemidir.

TÜRK DİLİ TARİHİ VE “ÜNİVERSİTE GRAMERİ”

“Türkiye Türkolojisinin geri kalmışlığının en açık kanıtlarından biri de Çuvaşça, Yakutça, Kazakça, Kırgızca, Tatarca vb. gibi Türk dillerinin ülkemizde ‘dil’ değil ‘lehçe’ sayılmasıdır.” sözleri ile başlayan Talat Tekin, Prof. Dr. Muharrem Ergin’in Üniversiteler İçin Türk Dili adlı gramerindeki Türk ‘lehçe’ ve ‘şive’leri bölümündeki tasnifi vermiştir ve “Sayın Ergin’in bu listesi bir ‘dil ve lehçeler sınıflandırması’ olmaktan çok uzaktır. Bu olsa olsa, Türk kavim ve kabile adlarının coğrafi alanlara göre yapılmış çok basit ve eksik bir sıralamasıdır.” demiştir.

Ergin'in lehçe saydığı Çuvaşça ve Yakutça gerek birbirinden gerekse öbür Türk dil ve lehçelerinden tamamiyle ayrı ve bağımsız iki Türk dilidir. Çuvaşça ve Yakutça dışındaki Türk dillerinin büyük çoğunluğu lehçe değil dildir. Tekin bu Türk dillerinin hepsinden birer örnek cümle vermiş ve lehçe değil dil olduklarını ispatlamaya çalışmıştır. Türk dil ve lehçelerinin bütün dünya Türkologlarınca kabul edilen bilimsel (kavim veya kabile adlarına göre değil, dil adlarına, dillerinin ve dil gruplarının fonetik özelliklerine göre) tasnifi ile yazısını bitirmiştir: 1. Çuvaşça 2. Yakutça 3. Kuzey-Doğu grubu: Tuvaca, Hakasç, Altayca 4.Kuzey-Batı veya Kıpçak grubu: Kırgızca, Tatarca, Başkurtça, Kazakça, Karakalpakça, Nogayca, Karaçayca-Balkarca, Kumukça, Karayca, Kırım Tatarcası. 5. Güney-Doğu veya Çağatay grubu: Özbekçe, Yeni Uygurca. 6. Güney-Batı ve Oğuz grubu: Türkmence, Azeri Türkçesi, Türkiye Türkçesi, Gagauzca. Yazı dili olmadıkları için tasnifte yer almayan Türk lehçeleri: Halaçça, Sarı Uygur ve Salar lehçeleri, Çulım Lehçesi ve Barbara Tatarcası, Horasan Türkmencesi, Harezm Oğuz lehçesi, Kaşkay ve Eynallu lehçeleri, Kerkük ve Erbil lehçeleri.

Özetlemek gerekirse: Yukarıda 6 grup halinde tasnif ettiğimiz Türk dillerinin sayısı 21’dir. Karakalpakça, Kırım Tatarcası ve Gagauzcayı dil saymayıp çıkarsak bile geriye 18 dil kalır. Sayın Ergin ve İstanbul Türkoloji ekolüne mensup Türkologlar herhalde Sovyetler’in Türk dilini bölmek ve parçalamak için lehçeleri dil sayıp ortaya birçok Türk dilini çıkarmış olduğunu sanıyorlar. Oysa durum hiç de böyle değildir. Tatarca ile Azeri Türkçesi daha 19. yüzyılda Kazanlı ve Azerbaycanlı aydınlar tarafından yazı dili yapılmıştı. Türkmencenin yazı dili olarak kullanılmaya başlaması da daha eskiye, 18. yüzyıla gider. Özbekçe ile Yeni Uygurca Orta Asya Türklerinin ortak yazı dilleri olan Çağataycanın iki ayrı kolda devamı olarak zaten ortaya çıkmış bulunuyorlardı. Sovyet devriminden sonra yazı dili olan dillerse Çuvaşça, Yakutça, Tuvaca, Hakasça, Altay, Kırgızca, Kazakça, Nogayca, Başkurtça vb. gibileridir. Bunların birbirlerinden farklı dil olduğu bütün dünya Türkologlarınca kabul edilmiştir.

TÜRKÇENİN YAPISI VE EŞSESLİ İSİM FİİL KÖKLERİ

Talat Tekin, Dr. Vecihe Hatiboğlu’nun “Türkçenin Yapısı Ve İkili Kökler” yazısında Türkçenin yapısı ile ilgili ileri sürdüğü ilkelerden sonuncusunu vermektedir: Bugün görülen ad kökü ve eylem kökü arasındaki ayrılık sonraları ortaya çıkmış bir özelliktir. Başlangıçta ad kökü ile eylem kökü arasında, görevlerinin gerektirdiği, biçim, şekil bakımından ayrı bir özellik yoktur denilebilir. Nitekim, başlangıçta da, bugün de, sözcüğün ad ya da sıfat veya eylem olduğunu gösteren, belirli eklerimiz yoktur. Ve şunları eklemektedir: Sayın Hatiboğlu bugün Türkiye Türkçesinde eşsesli olan birçok isim ve fiil kökünün geçmişte de öyle olduğunu sanmaktadır. Oysa onun geçmişte, yani Eski Türkçede, hem isim hem de fiil olarak kullanıldığını iddia ettiği kök veya gövdeler gerçekten bir veya aynı değil, ayrı kök veya gövdelerdir.

Tekin, Hatiboğlu’nun anlamca ilgili sandığı isim ve fiil köklerini sıralayıp örneklerle açıklamıştır. Art “arka” ve art- “çoğalmak”; boz ve boz-; dil ve dil-; geç “uzun süre ve zaman” ve geç- “zamanı aşmak, süreyi bitirmek”; Uygurca kit “son, nihayet” ve kit- “gitmek”; Uygurca öd “zaman, vakit” ve öd- “geçip gitmek, zail olmak”; ög “anne, zeka” ve ög- düşünmek, methetmek, alkışlamak”; sal ve sal-; Uygurca sok “hasetçi, kıskanç” ve sok-; sin “mezar” ve sin-; Uygurca taş “dış, hariç, taş” ve taş-; toz ve toz- “toz kaldırmak”; uç ve uç- “cennet uçup gidilen yer, uçmak”; yan “dönülen taraf” ve yan- “dönmek, tehdit etmek”; yay ve yay-; yaz ve yaz- “yaymak, sermek, sıralamak”; bağır ve bağır-; böğür ve böğür-; yüz “surat, çehre” ve yüz-; üleş “pay hisse” ve üleş-; ün “ses, seda” ve ün- “dışarı çıkmak, yükselmek”; ara ile ara-; ağu “zehir” ile ağu- “zehirlemek”; eski ile eski-; sökü “çökme” ile sökü- “çökmek”; tire “hep birden” ile tire- “desteklemek”; yiğit/igid “genç” ile yigit/igid- “hayatını kazanmak, yetişmek”; bağ ile ba(g)-“bağlamak”.

Eski Türkçede eşsesli ve köktaş isim-fiil kök veya gövdeleri, başka deyişle hem isim hem de fiil olarak kullanılan kök veya gövdeler yok değildir. Fakat bunlar sayıca çok azdır. Örnekle, sayın Hatiboğlu’nun söz konusu yazısında verdiği pek çok örnekten yalnız şu aşağıdakiler bu türlü kök veya gövdelerdir. aç ile aç- “acıkmak”; bediz “resim, tasvir” ile bediz- “süslemek, bezemek”; karı “ihtiyar” ile karı- “ihtiyarlamak”; koş “çift” ile koş- “katmak, ilâve etmek”; köç “göç” ile köç- “göçmek”; oy “çukur, oyuk” ile oy- “oymak”; tın “nefes, soluk” ile tın- “nefes almak, dinlenmek” dinmek”; tong “don, soğuk” ile tong- “donmak, buz tutmak”; tuş “eş, denk, arkadaş” ile tuş- “rastlamak”; şış “şiş, şişkin” ile sış- “şişmek”.

YAZI YAZMAK “GÜNAH İŞLEMEK” DEĞİLDİR

Ş. Tekin ‘yazı yazmak’ anlamındaki yaz- eyleminin kökeni ya da çıkışı ile ilgili görüşünü İslâm dinindeki ‘günahların bir melek tarafından deftere kaydedilmesi’ inancına dayandırmakla birlikte ‘iştikak’ını desteklemek için şu iki dilbilimsel kanıtları vermiştir: 1. ‘Yazı yazmak’ anlamındaki yaz- eyleminin Eski Türkçede bulunmaması 2. Bu eylemin ancak XI. yüzyılda Kaşgarlı Mahmut tarafından ve Oğuzca olarak kaydedilmiş olması. Ş. Tekin'in görüşünü kabul etmemize dilbilimsel bir engel var. O da şudur: ‘Yazı yazmak’ anlamındaki eylem Ana Türkçede kısa a ile olduğu halde, ‘hata etmek, yanılmak, yoldan sapmak’ anlamındaki eylem uzun a ünlüsü ile idi. Öyle anlaşılıyor ki Şinasi Tekin Türkçede aslî ya da birincil uzun ünlüler bulunduğuna inanmıyor. Özetle: 1. ‘Yazı yazmak’ anlamındaki yaz- eylemi eEki Türkçe ‘hata etmek, günah işlemek’ anlamındaki ya:z- eyleminden gelemez, çünkü eylemlerin birincisi kısa ünlülü olduğu halde ikincisi uzun ünlülüdür. 2. yaz- eyleminin Çuvaşçası olan s’ır- yaz- eyleminden bozma olmayıp Eski Çuvaşçadan Macarcaya geçmiş çok eski bir eylemdir. 3. Eski Türkçe yalgan ‘yalan’, yangıl- ‘yanılmak’ ve bundan türemiş yanglış ‘yanlış’ kelimeleri ne yaz- ‘yazı yazmak’ ne de ya:z- ‘hata etmek, sapmak’ eylemi ile köktaştır.

YAZI YAZMAK VE YANILMAK ÜZERİNE

Talat Tekin, Şinasi Tekin’in ‘yazı yazmak’ anlamındaki yaz- eyleminin ‘yanılmak, yoldan sapmak, hata etmek, günaha girmek, günah işlemek’ anlamlarındaki eski yaz- eyleminden çıktığı yolundaki etimolojik açıklamasına itiraz etmiş ve ikinci eylemin aslında Ana Türkçede uzun ünlülü olması nedeniyle bu etimolojinin kabul edilemeyeceğini ileri sürmüştü. Şinasi Tekin aynı derginin 88. sayısında Talat Tekin’e verdiği yanıtta şöyle diyor: T. Tekin Türkçedeki aslî uzun ünlülerin varlığından bahsediyor ve Türk dilinin daha çok bugünkü lehçe ve şivelerinden itirâzı gayr-i kâbil-i mümkün birçok misal getiriyor ki bunların hepsi doğrudur! Ancak Türkçenin tarihi devirlerindeki uzun ünlü meselesi henüz tamamı ile halledilmiş bir mesele değildir. En azından bazı hatırı sayılır ulemanın kafasında bu konuda bir sürü soru işareti hâlâ yerinde durmaktadır.

Talat Tekin itirazını şu şekilde sürdürmektedir: Şinasi Tekin’in Ana Türkçe yaz- ‘yanılmak, yoldan sapmak, hata etmek’ anlamındaki eylemin Oğuzlar Müslüman olunca uzun a’sının kısaltılarak yeni bir anlam kazanması ya da bu eylemi ‘yazı yazmak’ anlamı da verilince birincisinden ayırt edilmesi için bunun kısa a ile söylenir olması yolundaki yeni tezi dildeki ses değişmelerini kelimelerin anlamlarıyla ilgili sayması ve dilde bilinçli ses değişmeleri yapıldığını sanması nedeniyle kabul edilemez. Dildeki ses değişmelerinin kelimelerin anlamları ile ilgisi yoktur. Dildeki ses değişmeleri onların yapıları ve anlamları ile değil, dilin en küçük anlamsız birimleri olan fonemleri ile ilgilidir.

SENEDİ BATIL OLUR, BATIL OLAN DAVANIN!

Talat Tekin bu yazısında Şinasi Tekin ile arasındaki tartışmanın açığa çıkardığı birkaç gerçeği sıralamıştır: 1. Ş. Tekin Ana Türkçede aslî uzun ünlüler bulunduğuna inanmıyor. Oysa, bugün Yakutça, Türkmence ve Halaçça da bu aslî ünlüler sistemli olarak korunmuştur. 2. Ş. Tekin aslî uzun ünlülere inanmadığı için yanlış etimolojileri yapıyor, örneğin, yaz- eyleminin uzun ünlülü yâz- ‘yanılmak, yoldan sapmak, günah işlemek’ eyleminden çıktığını ileri sürebiliyor. 3. Ş. Tekin dilde anlam karışmalarını önlemek amacıyla ses değiştirmeleri yapılabileceğine inanıyo. Oysa, dildeki ses değişmeleri morfoloji ve semantikten ayrı ve bağımsız olarak sadece fonem düzeyinde gerçekleşir. 4. Ş. Tekin Türkçe iyi kelimesinin Tatarcasının da böyle olduğunu sanıyor. Oysa, bu kelimenin Tatarcası eygü’den gelen ige:’dir. 5. Ş. Tekin Eski Türkçe edgü ‘iyi’ kelimesinin Tatarcada biri iyi öbürü de izgi olmak üzere iki farklı gelişme gösterdiğini inanıyor. Oysa edgü kelimesi Tatarcada sadece ige’dir. 6. Ş. Tekin Türkçe çekiç kelimesindeki /i/ ünlüsünün kelime -i eki aldığında düşmemesi konusunda bunun bilinçli olarak düşürülmediğini sanıyor. Oysa olay tamamıyla fonetiktir. 7. Ş. Tekin Eski Türkçe at ‘ad’ ve ot ‘ateş’ kelimelerindeki /t/ sesinin Türkçemizde bu kelimelerin at ‘at’ ve ot ‘ot’ kelimeleri ile karışmasını önlemek için /d/ ye değiştirildiğini sanıyor. O zaman kendisineş u soruyu sormak hakkımızdır: Anlam karışması at ‘beygir’ ve ot ‘ot’ kelimelerindeki /t/ leri değiştirmek suretiyle de sağlanabilirdi; dil acaba neden bu yola başvurmamıştır?

TÜRKLÜK KURULTAYI, NEVRUZ VE ERGENEKON

Nevruz bir İran ya da İranlı bayramıdır. Nevruz Türk Bayramı olsaydı adı da Türkçe olurdu. Oysa Nevruz Türkçe değil, Farsçadır. Bilindiği gibi nev Farsçada ‘yeni’, ruz da ‘gün’ anlamındadır. Nevruz böylece ‘yeni gün’, ‘yılbaşının ilk günü’ demek olur. Nevruz bütün dünya literatüründe İran kökenli bir yılbaşı ya da bahar bayramı olarak gösterilir. İslam ansiklopedisi de Nevruz’u şöyle tanımlar: Nevruz Farsça yılbaşı günü aslında ‘yeni gün’; Arapça eserlerde çok fazla nayruz şeklinde rastlanır. İran şemsî senesinin birinci günü olup, müslümanların kameri yılında gösterilmiş değildir.

Antalya’da toplanan bir Türklük kurultayın’a ilişkin gazete haberlerinden öğrendiğimize göre kurultayda Türklerin Ergenekon girişini ve Nevruz ateşi ile örste demir dövme geleneğini anlatan bir sinevizyon gösterisi yapılmış. Ergenekon adını Türkçeye Türk edebiyatına ilk kez sokan kişi galiba Ziya Gökalp olmuştur. İkinci Meşrutiyet döneminin bu ateşli pantürkist şair-düşünürü Türklerin kökeni ile ilgili olduğu ileri sürülen bu eski yeniden türeyiş söylencesini şu dizelerle dile getirmiştir: Ergenekon yurdun adı/ Börte Çin’e kurdun adı… İkinci olarak, Ergene Kun söylencesinin ilk ve en önemli kaynağı ünlü İranlı tarihçi Reşidüddin’in Cami'-üt Tevarih adlı eseridir. Reşidüddin’e göre Ergene Kun söylencesi Türklere değil, Moğollara aittir.

İran’ın ya da İranlıların 2500 yıllık malı olan Nevruz bayramını al, sonra bunu büyük bir olasılıkla Moğollara ait Ergene Kun söylencesi ile birleştirip Türk nevruzu diye örs üzerinde demir döverek kutlamalara giriş… 1500 yıllık Türk tarihinde kutlanacak yeter sayıda bayram ya da anılacak yeter sayıda olay yok mudur ki bu gibi yersiz ve gereksiz mal etmelere kalkışıyoruz ve ele güne karşı gülünç durumlara düşüyoruz?

SÖZCÜKLERİN TANIKLIĞI

Talat Tekin’in Türklük kurultayı Nevruz ve Ergenekon başlıklı bir yazısında Nevruz’un aslında bize değil de iranlılara ait bir bayram olduğunu belirtmesinin üzerine Prof. Dr. Abdulhaluk M. Çay şöyle diyor: Sayın yazar Nevruz kelimesinden hareketle bu bayramı İranlılara mal etmekte ve eğer Türk bayramı olsaydı adını da Türkçe olması gerektiği gibi ilginç bir iddia öne sürmektedir. Türk milleti gibi çeşitli din ve kültür çevrelerine girmiş, ilişkide bulunmuş, karşılıklı etkileşim içinde olmuş bir millet için bunu önemli bir husus gibi öne sürmek mümkün değildir. Aynı basit düşünceden hareketle adı Mehmet, Ahmet veya Talat olan kişilerin adları Türkçe olmadığı gerekçesiyle Türk olmadıklarını mı iddia etmek gerekir?

Nevruz bir kişi adı değil, bir takvim günü adı, bir bayram adıdır. Sayın Çay’ın bunu Arapça kökenli kişi adları ile değil, Ramazan bayramı, Kurban bayramı, Kadir gecesi gibi bayram ve kutsal gün ya da gece adları ile karşılaştırması gerekirdi. Sayın Çay, beni eleştirdiği bu yazısında Nevruz ile birleştirilmek ve özdeşleştirmek istenen Ergenekon söylencesinin de Moğollara değil Türklere ait olduğu savını Çin Sui dönemi tarihinde yer alan Köktürklerin Türeyiş söylencesine aktararak kanıtlamaya çalışıyor. Kurttan türeme ya da bir dişi kurt tarafından emzirilmez motifi birçok ulusların Türeyiş söylencelerinde vardır .Romalılarda bile vardır. Sayın Çay bu gerçeği de kabul etmiyor ve bu motifin yalnızca Türk kökenli hakları özgü olduğunu ileri sürüyor. Şöyle diyor: Diğer Türk gruplarından Sakalar’la Usunlar’da, Karluklar’da, Kalaçlar’da, Uygurlar’da kurttan türeyiş motifi tespit edilmiştir. Bu açıklamada dikkati çeken şey Sayın Çay’ın burada Moğollardan hiç söz etmemiş olmasıdır. Moğolcada börte sözcüğü ‘boz’, çino sözcüğü de ‘kurt’ anlamına gelir. Ziya Gökalp’in ‘Ergenekon yurdun adı/ Börte çine kurdun adı’ dizelerindeki börte çine de budur işte!

TÜRK DİLİNİN ETİMOLOJİ SÖZLÜĞÜ

Türk Dilinin Etimoloji Sözlüğü yazarı İsmet Zeki Eyüboğlu’nun eserde ‘harf’ ile ‘ses’i karıştırdığını, kısa /a/ ile uzun /a/ ünlüsüne karıştırdığını, /a/ ünlüsü ile başlayan ilk sözcük olan ABA Moğ. aba baba, anne, ayı şeklinde açıklanmasının yanlış olduğunu hiçbir dilde bir sözcük hem baba hem de anne anlamına gelmez, sözleri ile belirtiyor. Türkçe ABAN- eylemini Arapça aba’dan getirdiği etimoloji doğru olamaz, Arapça kökenli aba adının başında bir ayın vardır Türkçe eylem ise /a/ ile başlar.

Eyüboğlu acı ‘tatlı olmayan’ sözcüğünü aç eyleminin bir türevi sayıyor, aç eylemi ile acı arasında bir anlam ilişkisi bulunduğunu kanıtlamak için gösterdiği bu çabaları Tekin boşuna bulmaktadır. Bu sözcük şu nedenlerle aç- eyleminden gelemez: 1. aç- eylemi ile acı sıfatı arasında akla ve mantığa uygun hiçbir anlam ilişkisi yoktur. 2. acı sıfatı aç- eyleminden gelseydi Türkçede, daha doğrusu Oğuz grubu Türk dillerinde /c/ ile değil, /ç/ ile söylenirdi. 3. acı sözcüğü bu dillerde /c/ ile söylendiğine göre kısa /a/lı aç- eyleminden değil, aslında uzun /a/ ile olan bir eylem dengeliyor olmalıdır. 4. Sözcüğün türediği eylem gerçekte Eski Türkçe iki heceli açı- eylemidir ki bu da Ana Türkçe âçı biçiminden gelir! Eyüboğlu ağaç sözcüğünü de ağ- yükselmek eyleminden geçiriyor. ağaç sözcüğü ağ- eyleminden gelemez; bu sözcüğün Eski Türkçedeki en eski biçimi /ı/ ile ıgaç’tır. Sayın Eyüboğlu ’Türk ağızları’ deyimini ‘Türk dilleri’ yerine kullanıyor olmalı. Bu kullanış doğru değildir. Çünkü ağız dilbiliminde lehçenin de altında bir konuşma türü anlamında kullanılır. Sayın Eyüboğlu’nun kalemi alıp yayınladığı bu sözlük son derece amatör işi bir yapıt olduğundan fahiş yanlışlarla doludur. Bu nedenle kullananlara yararlı değil, ancak zararlı olabilir.

EŞANLAMLILIK VE KULLANIŞ (I)

Dilimizin yabancı asıllı kelimelerden tamamıyla temizlenmesini isteyenler ‘eşanlamlı’ Arapça, Farsça kelimelerin bırakılmasını, hiç kullanılmamasını istiyorlar. Sayın İskender Ohri de bu görüştedir. Haziran ayında yayımlanan bir yazısında şöyle diyor: Hiçbir dilde, bizdeki gibi, aynı kavram için hem Türkçesi hem de Arapça ve Farsçası olmak üzere, birkaç kelime yoktur, kullanılmamaktadır. Arapça isteyen Urban’a gitsin, Acemce isteyen İran’a gitsin demektedir.

Türkçe yürek ile Arapça kalp sözcükleri eş anlamlıdır ama gerçek böylemidir? İki kelimenin eşanlamlı sayılabilmesi için bunların her yerde birbiri yerine kullanabilmesi gerekir. Kalpsiz başka, yüreksiz başkadır. Herkesin bir kalb’i vardır ama yürekli olanların sayısı fazla değildir. Hiç kimse sakatatçıya gidip ‘Bana bir kalp ver!’ demez. Buna karşılık, kalp hastası denir, yürek hastası denmez. Ak ile beyaz kara ile siyah da böyledir. Beyaz peynir’e hiç kimse ak peynir demez. Türkçe kara ile Farsça asıllı siyah’ın da kullanışları farklıdır. Kimileri beyaz, kimileri de siyah şarab’ı tercih eder. Renkli film’in karşıtı siyah beyaz’dır. Siyah kelimesi dilimizde daha çok gerçek veya sözlük anlamında kullanılır. Türkçe kara kelimesinin ise pek çok mecazi anlamı vardır: kara gün, kara cahil, kara haber vb gibi. Bu kullanış farklı küçümsenemez.

Özetlemek gerekirse, yabancı asıllı karşılığı ile ‘eşanlamlı’ sanılan birçok kelime gerçekte öyle değildir. Dilbilimcilerin dedikleri gibi, ‘Dilin canlı söz hazinesinde gerçekten eşanlamlı kelimeler yoktur.’ Eşanlamlı oldukları sanılan kelimeler arasında daima ince bir anlam farkı vardır; bu yoksa bile kullanış farkı bulunur. Kullanış farkı da en az ince anlam farkı kadar önemlidir.

EŞANLAMLILIK VE KULLANIŞ (II)

Talat Tekin’in Somut dergisinde yayınlanan ‘Eşanlamlı ve Kullanış’ başlıklı bir yazımda ‘Dilin canlı söz hazinesinde gerçekten eşanlamlı kelimeler yoktur. Eşanlamlı oldukları sanılan kelimeler arasında çoğu kez ince bir anlam farkı bulunur; böyle bir fark olmasa bile kullanış farkı vardır’ demiştir ve gebe-hamile, eşek-merkep, yürek-kalp, ak-beyaz ve kara-siyah gibi eş anlamlı kelime çiftlerini örnek göstererek bunların ayrı ayrı kullanışları olduğuna işaret etmiştir. Aynı derginin 4 Kasım tarihli sayısında sayın Rüştü Ergün, Talat Tekin’in bu görüşüne karşı çıkıyor ve verdiği örnekleri ele alarak Türkçeleri varken hamile, merkep, kalp, beyaz ve siyah kelimelerini ihtiyacımız olmadığını ileri sürüyor. Talat Tekin’in bu yazısı Rüştü Ergun’e cevap niteliğindedir.

“BUGÜNKÜ TÜRK ALFABELERİ” ADLI YAPIT DOLAYISIYLA MC KÜLTÜR YAYINLARININ BİLİMSEL DÜZEYİ ÜZERİNE

Talat Tekin, düşük MC iktidarı döneminde Milli Eğitim ve Kültür bakanlıklarınca yayımlanan ders kitaplarıyla kültür yayınlarının bilimsel düzeyi hakkında yorumlarını paylaştıktan sonra Dr. Ahmet B. Ercilasun’un hazırladığı Bugünkü Türk Alfabeleri eserinin bilimsel yanlışlarla dolu olduğunu, Ercilasunun Türk halklarının alfabelerini yeterince bilmediğini buna karşın iyi bilmediği bu alfabede öğrenmeye kalkmış olduğunu belirtmiştir.

Bugünkü Türk alfabeleri adlı yapıtın beş sayfasındaki okuma ve anlamlandırma yanlışlarının toplam sayısı kırk altıdır. Bunlardan bazıları: ardıncırap: aceleyle öksürmek, öksürüp, balgam çıkarmak; düye: düve dana deve; döleni yavrusunu ahır; Ilgadyardı: salladı koşturmak; telentli: meşhur, tantalı istidatlı; kereş: savaş görüş, bakış; yemirile: kemirilmeye tahrip edilmek, yıkılmak; mine: bana beni; kitçe: geçti gece, geceleyin; kinder: ambar keten bezi, kendir; sındı: kırdı gibi; suludıng: cilvenin güzelin, dilberin; cayın: yerinde dahi; samanyınan: elbisesinden şakak; carlı: dertli fakir, yoksul.

Tekin’in sonuç cümlesi şöyledir: Ercilasun, “şive” sarayda Türk dillerini bilmiyor, anlamıyor. Bununla kalsa iyi; bilmediği, anlamadığı bu Türk dillerini büyük bir çalımla başkalarına öğretmeğe kalkışıyor, boyundan büyük işlere girişiyor. Büyük cesaret doğrusu!

KADI BURHANEDDİN İKİNCİ KEZ KATLEDİLDİ

Talat Tekin, İş Bankası Kültür Yayınları arasında çıkan Sultan Şairler adlı eserde bulunan Kadı Burhaneddin divanından alınmış manzum parçalar ve bunların çevireleri üzerinde durmaktadır.

“Saki! ver, gel elüme tolu ayah” parçasında “ver, gel” diye iki kelime halinde okunan kelime “virgil” yani “ver!” olacaktır. “Gönülüme ben didüm ki kandasın/ Gamzesinün ohlariyle kandasın” Birinci dizedeki “kandasın” kelimesi “neredesin?” demektir. İkinci dizideki “kandasın” ise “kan içindesin, yaralanmışsın” anlamındadır. Yazarın bundan haberi yok, her iki “kandesin”i “neredesin?” diye çeviriyor ve Kadı’yı kan revan içinde bırakıyor. Bu gibi çeviriler üzerinde durduktan sonra Tekin, şöyle bir eleştiri dile getirir: Sormak gerekir; Arap harfli eski metinleri okuyamayan, ölçüden uyaktan ve edebi sanatlardan haberi olmayan, Türkçedeki ünlü uyumunu bile bilmeyen bu yazar ne cür’etle böyle bir antoloji düzenlemeye kalkışmış, cesaret etmiş diyelim; bu yanlışlıklar komedyası İş Bankası Kültür Yayınları arasında nasıl girmiş? Bu kültüre hizmet değil, kültürün katlidir.

BİR KÜLTÜR BAKANLIĞI YAYINI ÜZERİNE

Talat Tekin, Necmettin Hacıeminoğlu’nun Türk Dilinde Yapı Bakımından Fiiller eseri üzerine şu yorumu yapmaktadır: Yazar kaynaklardaki verileri araştırmadan ve tarihsel dönem farklarını hiç dikkate almadan atom çekirdeğini parçalarını ayırırcasına tek heceli sözcüklerin ünlüleri ile ünsüzlerin ayırıyor. Bunun adı da morfolojik tahlil oluyor. Yazara göre örneğin Eski Türkçe köl- “bağlamak”, tur- “durdurmak”, kör- “tabi olmak” ve bak- “bakmak yani göz ile nesne arasında bağlantı kurmak” eylemlerinin gövde olduğunu “ünlü türkologlar bile fark edememişler, bunları kök fiil saymışlar”mış. Oysa bunlar kök değil, köklerden eklerle türemiş gövde eylemlermiş ve kö-l-, tu-r-, kö-r- ve ba-k- biçiminde çözümlenmeliymiş! Köl- ve tur- eylemlerinin son ünsüzlerini ek diye ayırabilmek için bunlarla kö- ve tu- arasına çizgi koymak yetmez; kö- ile tu- köklerinin ne olduğunu kandırıcı olarak açıklayabilmek gerekir. Sayın yazar böyle bir gereksinim duymadığı ve her ünsüzü ek saydığı için bu eylemleri rastgele kesip biçiyor, buna da “Türkçede kök fiillerini isabetle tespit ve teşhis” diyor.

Tekin, Necmettin Hacıeminoğlu’nun şu bilgilerden yoksun olduğunu belirtmiştir. 1. Yazarın dil’i insanoğlunun yarattığından haberi yoktur. 2. Yazarın bugün üç Türk dilinde (Yakutça, Türkmence ve Halaççada) sistemli olarak hala yaşayan birincil uzun ünlülerin Ana Türkçede de bulunduğundan ve bunların o en eski dönemde anlam farkı yapan birer fonem olduğundan haberi yoktur. 3. Yazarın Türk dilbiliminin bugün eriştiği düzeyden ve elde edilen verilerden haberi yoktur. 4. Yazarın dilbilimi ya da dil incelemesi yöntemlerinden biçimbilimsel çözümlemeden de hiç haberi yoktur. 5. Yazarın anlambiliminden, dilde anlam değişmeleri ile ilgili kurallardan da haberi yoktur.

ETRÜSKLER “ETRÜSK” İDİLER

Avrupa ve Batı uygarlığının gelişiminde büyük rolü olan Romalılar üzerindeki tartışılmaz kültürel etkisi nedeniyle Etrüskler ve dillerin geçen yüzyılın son çeyreğinden beri profesyonel ve amatör pek çok araştırmacının dikkatini ve ilgisini çekmiştir. Etrüskçenin kökeni üzerine bugüne değin ileri sürülen görüşler şunlardır: 1. Etrüskçe eski Lidya dili ile yakın akrabadır. 2. Etrüskçe bir Hint-Avrupa dilidir. 3 . Etrüskçe Ermenice ile akrabadır. 4. Etrüskçe Ural-Altay dillerindendir. 5. Etrüskçe Urartu dili ile yakın akrabadır. 6. Etrüskçe Kafkas dilleri ile akraba olabilir. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi eski Fransız edebiyatı doçenti ve eski elçi Sayın Adile Ayda, Etrüskçenin Türkçe ile akraba dolayısıyla da Etrüsklerin Türk asıllı olduğu yolundaki teorisini 1971’de Paris’te yayımlanan daha sonra da Türkçeye çevrilen Etrüskler Türk mü idi? adlı küçük kitabı ile ileri sürmüştür.

Adile Ayda’nın Etrüsklerin Türklüğünü ispatlamak için getirdiği kanıtlar dini ve lisâni olmak üzere iki kısımdır. Talat Tekin bu yazısında Adile Aya’nın kanıtlarından dilbilimsel kanıtlar üzerinde durmuştur. Ayda, dilbilimsel kanıtları 5 bölüm halinde sunmaktadır: alfabe, fonatik, yazı, kelime hazinesi, gramer.

YİNE ETRÜSK SORUNU

Talat Tekin bu yazısı Tarih ve Toplum dergisinin Mart 1989 tarihli 63. sayısında sayın Adile Ayda’nın “Prof. Talat Tekin’e gecikmiş bir cevap” başlıklı bir mektubuna yanıt niteliğindedir .

Alfabe konusu: Etrüsk alfabesi aslında eski bir Grek alfabesinden başka bir şey değildir. Milâttan önce 6. yüzyılla 1. yüzyıl arasında ufak tefek farklarla kullanılmış olan Etrüsk alfabesinin en eski şekli Marsiliana'da elde edilen bir fildişi yazı tabletinin kenarında bulunmaktadır. Marsiliana alfabesi denilen bu alfabe 26 harften oluşur. Bunların 22'si Sami veya Fenike alfabesi harfleri, en sondaki 4 harf de bu alfabeye Greklerin ilâve ettiği üpsilon, ksi, phi ve chi harfleridir. Etrüskler Greklerden aldıkları bu alfabeye dillerinde bol miktarda bulunan f sesini temsil etmek üzere Lidya alfabesinden aldıkları 8 harfini de eklemiştir. Orhon alfabesinin ortaya çıkışı Göktürk devletinin kurulduğu M.S. 6. yüzyıl ortalarından önceye gitmez. Etrüsk alfabesi ise M.Ö. 7. ve 6. yüzyıllardan itibaren kullanılmaya başlanmıştır. Bu durumda Etrüsk yazısının, kendisinden çok daha yeni olan Orhon alfabesinden çıkmış olacağı görüşü değil de bunun tam tersi, yani Orhon alfabesinin Etrüsk yazısından çıktığı görüşü daha mantıklı olurdu!

Dil akrabalığı konusu: Türkçenin fonolojik yapısı ile ilgili birkaç kuralın ışığında iki dili inceleyelim ve benzer olup olmadıklarını görelim: 1. Türkçede (Eski Türkçede ve Ana Türkçede) kelime başında r, l, z ve p sesleri bulunmaz. Etrüskçede ise bu seslerle başlayan pek çok kelime vardır. 2. Ana Türkçede kelime başında m ve n sesleri de bulunmaz. Etrüskçede ise bu sesler kelime başında bulunur. 3. Eski ve Ana Türkçe’de f ve w sesleri de yoktur. Etrüskçede ise bu seslere sıkça rastlanır. 4. Türk dilinde kelime başında çift ünsüz bulunmaz, Etrüskçede ise çift ünsüzle başlayan birçok kelime vardır. 5. Türkçede kelime sonunda bulunabilen ünsüz çiftleri sınırlıdır, Etrüskçede ise kelime sonunda -mph, -zp -rph ve lkh gibi Türkçe’ye yabancı birçok ünsüz çift bulunur.

BİR TDK YAYINI ÜZERİNE

Talat Tekin, bu yazısında TDK tarafından 1997’de yayımlanan Türkiye Türkçesinde Kök-Ek bileşmeleri adlı kitaptaki Türkçenin ses ve şekil yapısı ile ilgili bilimsel yanlışları belirtmeyi ve kamuoyuna duyurmayı amaçlamıştır. Eleştirisini yaptığı 113 sayfalık kitabın bilimsel değeri hakkında kesin bir yargıya varmak için kitaptaki yanlışların sayısını 66 madde ile sıralamakla yetinmiş, TDK'nun bilimsel düzenin hâlâ çok aşağılarda olduğunu belirtmiştir. Bu maddelerden bazıları şöyledir:

1.madde: Türkçede 8 ünlü ve 20 ünsüz fonem bulunduğu belirtiliyor. “Bu yirmi ünsüze yalnızca yabancı sözcüklerde kullanılan sert-damaksı /k/, /g/, /l/ ile gırtlak patlaması /?/ eklenirse 24’e çıkar.” bilgisi yanlıştır. Türçede, yabancı asıllı sözler hesaba katılırsa bile, iki ayrı /g/ fonemi, başka bir deyişle, biri art damaksıl öbürü de öndamaksıl iki /g/ fonemi yoktur. 2.madde: /j/ fonemi yerli fonemler arasında sayılıyor. /j/ fonemi de önemi de Türkçenin sonradan kazandığı yabancı fonemlerdendir. 3. madde: “Ünlü uzunluğu bugünkü dilde görevsel yükü pek az olan bir karşıtlıktır.” Bu yargı verilirken alıntı sözlerin hesaba katılmadığı anlaşılmıştır. 4. madde: 3. kişi iyelik eki ile yükleme hali ya da belirli nesne eki bir aynı morfem sayılıyor! Türkçe 3. kişi iyelik eki ile belirli nesne eki bazı durumlarda eşsesli olsalar bile bir ve aynı ek sayılmazlar. 5. madde: Türkiye Türkçesinde, kök ek birleşmelerinde gerektiğinde geçiş sesi kullanılmaktadır. /y/, /s/, /n/ seslerinin gerek dilin hece yapısı, gerekse görevsel ayrım bakımından geçiş sesi sayılması zorunludur. Söz konusu fonemlerden sadece /y/ sesi ‘geçiş sesi’dir. 3. kişi iyelik ekinden önce ve sonra beliren /s/ ve /n/ fonemleri eke dahil fonemlerdir. 6. madde: kaçık ve kaçak gibi kelimelere değinirken ‘eklerin köklere gelirken hece yapısı gereği aldığı ünlü ve ünsüzleri ekten sayacak mıyız?’ sorusuna cevap aranmaktadır. Birinci ek ünsüzlerle bitenlerden sonra –ık/-ik/-uk/-ük biçimindedir. İkinci eke gelince, bunda ünlü eke dahildir. 25. madde: Üleştirme sayıları türeten /-(ş)Ar/ eki, yanlış olarak /-AR/ şeklinde yazılmıştır. 31. madde: -k ekiyle kurulmuş sözler arasında eşek, erkek, ayak, kulak, kuyruk, ve eşik sözlükleri vardır. Bunlardan eşek daha eski bir eşgek şekline gider. Erkek sıfatı da er kökünden –kek eki ile türemiştir. Öbür sözlere gelince, bunların etimolojisi bilinmiyor. Kökleri açıklanamadıkça hangi ekle kurulmuş oldukları bilinemez. 35. madde: Kitabının 45. sayfasındaki 75 sayılı notta -L ekinin Moğolca asıllı olduğu iddiasına karşı bu ek savunurken şöyle deniliyor: “Moğolca bir Türk dili olduğuna göre…” Bu iddia yanlıştır. Moğolca bir Türk dili değil Altay dilleri teorisi ne göre Türkçe ile akraba bir dildir. 60. madde: /-DIZ/ ekli sözler arasında, gündüz ile birlikte çuvaldız da var! Çuvaldız’daki –dız eki, aslında Farsça ‘diken’ anlamındaki -dûz'dur.

BİR TDK YAYINININ BİLİMSEL DÜZEYİ

Talat Tekin, A. von Gabain'in Alttürkische Grammatik adlı Eski Türkçe dilbilgisinin çevirisini ele almıştır. Önce çeviri yanlışları için birkaç örnek vermiş, sonra bu yapıtın biraz da sözlük bölümündeki yanlışlara değinmiştir. Yapıtın ilk baskısındaki okuma ve yorumlama yanlışlarının olduğu gibi bırakıldığını daha doğrusu bunların yanlış oldu fark edilmediğini belirtmiştir.

TDK’NUN BİLİMSEL DÜZEYİ

Bu yazıda 1972’de yayınlanan Divanü Lügat-it Türk Dizini ile 1978’de yayımlanan Türkiye Türkçe’si Gelişmeli Sesbilim adlı kitap üzerinde kısaca durulmuş ve bunlardaki yanlışlar belirtilmeye çalışılmıştır. Divanü Lügat-it Türk Dizini’nin yeni Dizin’i eski yanlışları olduğu gibi tekrarlayan, eşsesli fakat ayrı kelimeleri aynı kelimelermiş gibi bir maddede toplayan, eski yanlışlarla yenilerini de ekleyen bu nedenle de güvenle kullanılmayacak olan bilimsel değeri ve düzeyi düşük bir yayındır.

İkinci kitap olan Türkiye Türkçesi Gelişmeli Sesbilimi yayını da öbürleri gibi yanlışlarla dolu gelişmeli sesbilimi örnekleri diye bugünkü dilden türlü konuşma düzeylerine ait “harc-i âlem” örnekler veren, standart söyleyişle standart-altı ya da diyalektlere özgü söyleyişleri ayırt etmeyen, yabancı asıllı sözleri Türkçe sanan, Türkçe ve yabancı kökenli birçok sözün eski ve aslî şekillerini doğru-dürüst veremeyen, sebebi bu yüzyıl başlarından beri bilinen bazı ses değişmelerine hâlâ açıklayamayan, uzun ünlülerin kısalması, söz başı ünsüzlerinin ötümlüleşmesi, ünlü daralması, sözbaşı ünsüzlerin ötümlüleşmesi, ünlü daralması, d>y değişmesi, b>v değişmesi vb. gibi Türkçenin gelişmeli sesbilimi ile ilgili pek çok konuyu hiç ele almayan basit, eksik ve çok hatalı bir yayındır. Sonuç : Talat Tekin’nin eleştirdiği bu yazılarda TDK yayını açıkça gösteriyor ki TDK’nun bilimsel düzeyi ülkemizdeki dil bilimi ve Türk dil bilimi düzeyinin hâlâ çok pek çok aşağılarındadır.

YENİ TDK’NUN BİLİMSEL DÜZEYİ II

Talat Tekin, Dr. Mehmet Fatih Kirişçioğlu’nun Saha Türkçesi Grameri eserinden yola çıkarak TDK’nın bilimsel düzeyini şu cümleleri ile eleştiriyor: Dr. M. Fatih Kirişçioğlu tarafından yazılan ve TDK'da "uzman kişi"lere incelettirilip yayımlanmasına karar verilen "Saha Türkçesi Grameri", büyük ve apaçık yanlışlarla dolu bir yapıttır. Ne var ki bu yapıttaki yanlışlardan yalnız yazarı değil, onun kadar, hatta ondan daha çok, yapıtı sözde inceleyen "uzman kişiler" ile bunu onlara incelettiren ve yayımlanmasına karar veren TDK yöneticileri de sorumludur. Başka ne demeli, bilmem ki? Daha Türkçenin bir gramerini bile çıkaramayan yeni TDK keşke boyundan büyük işlere girişmeseydi! Bir de keşke Yakutçayı Türkçenin lehçesi saymasaydı! Çünkü bu tutumuyla şimdi uzak akraba bir "dil"in değil, bir "lehçe"nin basit bir gramerini bile yazamamış olmak gibi çok daha kötü bir duruma düşmüş oldu.

DİL KURUMU NELERLE UĞRAŞIYOR?

Prof. Dr. Osman Nedim Tuna "Türklerin en az M.Ö. 3500'lerde, yani zamanımızdan 5500 yıl önce Türkiye’nin doğu bölgesinde bulunduğu tesbit edilmiş bulunmaktadır" cümlesinde bu ‘yaş’ı az buluyor ve “Türk dilinin yaşı, en pinti hesaplara göre 8500'dür" diyor. Sayın Çetin Altan Türkçe’nin 1262 yıllık bir tarihi olduğunu vurgulamıştır.

Türkçenin yaşı ne 1262'dir, ne 5500'dür ne de en pinti hesaplara göre 8500'dür. Belki 2000'dir, 2500'dür. Ayrıca bunun bilim açısından büyük bir önemi de yoktur. Dil Kurumu nelerle uğraşıyor? Hani Ana Gramer? Hani Tarihsel Sözlük? Hani Türk dillerinin karşılaştırmalı gramer ve sözlükleri? Yapılacak bunca olumlu iş varken Türkçenin eskiliğini kanıtlayacağız diye aşırı ulusçu çabalarla 5500 yıl önceki Sümerceye, Mezopotamya'ya gitmenin ne âlemi var?

“ÂLEME VERİR TALKINI…”

TDK, Batı kaynaklı sözcüklere karşılık “teklif etme" işini sürdürüyor. Türk Dili dergisinde her ay yayınladıkları “Yabancı kelimelere karşılıklar” listesi ile kendilerini Batı kökenli sözcüklere gerçekten karşıymış gibi gösteren yeni TDK yöneticileri kendi yayınlarında hem de aynı dergide fonksiyonel, fonetik, fonolojik, transliterasyon, biyografi, bibliyografya, restorasyon, proje, popüler vb, gibi Batı kökenli sözcükleri bol bol ve rahatça kullanabiliyorlar. Üstelik, bu sözcükleri hiç gereği yokken “ünlü uyumu” demek olan singarmonizm gibi Rusça bir sözcüğü de katmakta hiçbir sakınca görmüyorlar. Gelin de bu yöneticilerin yabancı sözcüklere karşı olduğuna inanın!

DİL KURUMU TÜRKÇESİ

Prof. Dr. Hamza Zülfikar’ın “Doğu kökenli kelimelerin son hecelerindeki uzun ünlülerin kısalması” başlığını taşıyan yazısı üzerinde gereğinden çok durduğunu belirterek dile ve anlatım özen gösterilmediğini, yeni TDK‘cıların karşı oldukları Batı dilleri kökenli sözcükleri de kendileri sık sık rahatça kullandıklarını söylemiştir. Sonrasında Dr Hülya Kasapoğlu Çengel’in yazdığı Türkiye Türkçesi ile Kırgız Türkçesindeki ortak alınma kelimeler başlıklı yazı hakkında eleştiride bulunmuştur.

YAZIM KARGAŞASI

Dil Kurumu’nun 1970’ten beri yayınladığı kılavuzlar yazım kılavuzu adını taşıyordu. Yeni Dil Kurumu, öz Türkçe yazım sözcüğü yerine Arapça kökenli ve anlamı Bulanık imla sözcüğünü yeğlemiştir. Dil Kurumu’nun 1985 yayımında İmlâ Kılavuzu adını kullanmıştır. İmlâ Kılavuzu’nun, yazıma getirdiği yeniliklerin en çok tartışılanı öteden beri birleşik yazılan birtakım birleşik sözcüklerin ayrı yazılmasıdır. Örneğin bugün, ilkokul, açıkgöz, düztaban, ağırbaşlı. Bu yazıda Tekin’in bileşiklerin tanımı ve yazımı ile ilgili söyledikleri yer almaktadır.

TÜRKÇE DEĞİL OSMANLICA YANLIŞLARI YAPILIYOR

Milliyet gazetesinin ünlü köşe yazarı Hasan Pulur’un “Cevabınızı muntazırız” cümlesine eleştiri olarak sayın Şiar Yalçın’ın “Cevabınızı muntazırız!” Başlıklı yazısı Yeni Yüzyıl gazetesinde yayınlandı. Yalçın, hemen Milliyet’e faks çekmiş ve yaptığı soruşturma sonunda Pulur’un bu cümleyi “Cevabınıza muntazırız” biçiminde doğru yazdığını fakat gazetede düzeltmenin bunu yanlış sanarak düzeltmiş olduğunu öğrenmiştir.

Hasan Pulur'un kaleminden kaçan ya da düzeltmenin "Cevabınıza muntazırız" biçiminde düzelttiği (!) cümle Türkçe yanlışı mı, yoksa Osmanlıca yanlışı mı? Ne "intizar" ne de ondan türemiş "muntazır” Türkçedir. İkisi de Osmanlıcadır, "bakmak, gözlemek, beklemek" anlamındaki Arapça nazara eyleminden gelir. Türkçede güzelim "beklemek" eylemi varken Arapça-Farsça hayranı Osmanlı okumuşu (evet, Osmanlı aydını değil, Osmanlı okumuşu!) dilimize, binlerce gereksiz Arapça-Farsça sözcük gibi, intizar ve muntazır sözcüklerini de sokmuş ve sayın Pulur'un söz konusu cümlesi gibi nice yanlışlara neden olmuştur.

“TÜRKİ TİLLER FAMİLİYASI”

SSCB’nin dağılmasından ve Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan, Özbekistan ve Kırgızistan Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını elde etmelerinden sonra bu cumhuriyetlerde ve Rusya Federasyonu’na bağlı özerk cumhuriyetlerde konuşulan Türk dillerinin Latin asıllı yeni alfabelerle yazımı sorunu yeniden gündeme geldi. Prof. Dr. Hasan Eren Türk Dili dergisinin Şubat 1993 tarihli sayısında yayımlanan “Yazı Reformları Karşısında” başlıklı yazısında Türkmence, Tatarca, Başkurtça, Kırgızca, Kazakça vb. gibi Türk dillerinin “dil” değil “diyalekt” olduklarını ileri sürüyor. Bu savının kanıtları şunlardır: 1. William Radloff ve Lazar Budagov gibi Rus Türkbilimcileri yapıtlarında (sözlüklerinde) bu Türkçeleri diyalekt olarak adlandırmışlardır. 2. Bu Türkçeler arasındaki farklar karşılıklı anlaşmayı engelleyecek kadar derin değildir. Budagov ile Radloff devrim öncesi Rusya’sında yaşamış ve sözcüklerini geçen yüzyılın ikinci yarısında yazmışlardı. 19 yüzyıl Çarlık Rusyası’nda konuşulan bu Türkçelerin hiçbiri o tarihte henüz yazı dili değildir. Bu nedenle diyalekt diye adlandırmaları son derece doğaldı. Bu kanıtlar sağlam değildir. Bunların doğru olmadığı bizim yöneticilerimizin sık sık ülkemize gelen Türki cumhuriyetler yöneticileri ile yaptıkları görüşmelerde dilmaç kullanmak zorunda kalmalarından bellidir.

TÜRK DİLLERİ AİLESİ: I

Çuvaşça, Yakutça, Tuvaca, Hakasça, Altayca, Kırgızca, Kazakça vb. gibi Türkçe ile akraba ya da kardeş olan ve uzak geçmişteki bir ana dilden, Ana Türk Dili’nden türemiş bulunan dillere dünya Türk dilbilimi çevrelerinde, genellikle, “Türk dilleri” adı verilir. Türk dillerini adlandırmada üç ayrı görüş de karşı karşıyayız: 1. Dünya Türk bilimi çevreleri ile Hacettepe Üniversitesi’nin ve Türk Dil Kurumu’nun görüşü (dil), 2. Ankara Üniversitesi’nin görüşü (lehçe), 3. İstanbul Üniversitesi’nin görüşü (Çuvaşça ile Yakutça lehçe, öbürleri şive).

Dil bilimi, bilindiği gibi, şu konuşma türlerini tanır: idyolekt (tek bir kişinin konuşma alışkanlıklarının tümü; birey diyalekti), ağız (birbirine benzer diyalektler toplamı), lehçe ya da diyalekt (birbirine benzer ağızlar toplamı), dil (birbirine benzer diyalektler toplamı). Küçükten büyüğe doğru yapılmış bu sıralamada şivenin yeri olamaz. Tekin, öbür Türk dillerinden Türkçeye bir deney yapmak istediğini bu deneyi her Türk Dil ya da diyalektiğinden seçilmiş onar cümlelik örneklerle yapacağını belirtmiştir. Bu yazısında Çuvaşça Türkçe deneyi ve Yakutça Türkçe deneyi’ni vermiş gelecek yazıda Türkçeyi öbür Türk Dil ve diğer ekleri ile karşılaştıracağını söylemiştir.

TÜRK DİLLERİ AİLESİ: II

Bu yazı dizisinin birinci bölümünde Çuvaşça ve Yakutçayı Türkçe ile karşılaştırarak bu akraba dillerin Türkçeden ve birbirinden ne denli farklı olduklarını belirtmişti. Dizinin bu bölümünde Türkçeyi öbür Türk dil ve diyalektleri ile karşılaştırmıştır: Tuvaca-Türkçe deneyi, Hakasça-Türkçe deneyi, Altayca-Türkçe deneyi, Kırgızca-Türkçe deneyi, Özbekçe-Türkçe deneyi, Uygurca-Türkçe deneyi, Tatarca-Türkçe deneyi, Başkurtça-Türkçe deneyi. Tekin, gelecek yazıda Türkçeyi öbür Türk dil ve diyalektleri ile karşılaştırmayı sürdüreceğini söylemiştir.

“TÜRK DİLLERİ” Mİ, “TÜRK ŞİVELERİ” Mİ?

Talat Tekin, Şinasi Tekin’in “Orta Asya’nın tek alfabeli tek yazı diline giden yolda bizim Türk dilleri vardır diye değil, Türk şiveleri, Türk lehçeleri vardır! diye bağırmamız gerekmektedir.” sözlerini şu dört madde ile cevaplamaktadır:1. ‘Türk dilleri’ deyimini bütün Batılı Türkologlar kullanmışlardır. Bugün de onların öğrencileri olan genç Türkologların Hepsi bu deyimi kullanır. ‘Türk dilleri’ yerine ‘Türk lehçeleri’ hatta ‘Türk şiveleri’ deyimlerini kullanmakta direnenler ise R. Rahmeti Arat ile ‘Türk Dili bir bütündür, parçalanamaz’ diye yazılar yazan Prof. M. Ergin ve onun yolunu izleyen yerli ulemalardır. Harvard Üniversitesi gibi seçkin Bir Amerikan Üniversitesi’nde hocalık yapan Ş. Tekin’in de bunlar arasında yer alması şaşılacak şey doğrusu! 2. Çuvaşça, Yakutça, Halaçça, Tuvaca, Hakasça, Özbekçe, Yeni Uygurca, Kazakça, Kırgızca, Tatarca Türkçenin ya da birbirlerinin diyalektleri olmayıp bir anadilden çıkmış fakat bugün aralarında karşılıklı anlaşılabilirlik kalmayacak kadar farklılaşmış ayrı birer dil’dirler. 3. Türk dillerini Latin alfabesi ile yazmalarının bizim bu dilleri anlamamıza fazla yararı olmayacağı da açıktır. Çünkü sorun alfabe sorunu olmayıp dil farklılaşması sorunudur. 4. SSCB’deki ve Çin’deki Türk dilleri Sovyet Devrimi’nden sonra değil, bu devrimden çok önce farklılaşmışlardır.

Latin alfabesini kabul etseler de ne Azeriler ne Türkmenler ne de SSCB’deki ve Çin Halk Cumhuriyeti’ndeki öbür Türk halkları kendi yazı dillerini bırakıp Türkiye Türkçesini ortak yazı dili olarak kabul etmek istemeyeceklerdir. Bütün Türk halkları için tek yazı dili bir ütopyadır. İkinci bir Gaspıralı İsmail Bey girişimi ancak hüsranla sonuçlanır.

“TÜRK DİYALEKTLERİ” DEĞİL, “TÜRK DİLLERİ”

Bugün yeryüzünde bir tek “Türk Dili” yoktur, birçok “Türk dilleri” vardır, daha doğrusu bir “Türk dilleri Ailesi” vardır. Hem de en az yedi alt gruptan oluşan oldukça kalabalık bir ailedir. Oğuz grubu, Kıpçak grubu, Çağatay grubu, Altay grubu, Yakutça, Çuvaşça ve Halaçça’dan oluşan bir dil ailesi. “Azerî, Türkmen, Tatar, Başkurt, Kırgız, Kazak gibi Türklerin dilleri Türk dillerinin bir diyalektidir, bunları dil saymak yanlıştır” diyen Sayın Eren’e sormak gerekir bunca diyalektleri olan Türk dili hangi dildir? Bu Türk dilinin büyük bir olasılıkla bizim Türkçemiz yani Türkiye Türkçesi olduğu kanısındadır. Başka bir deyişle “Asıl Türk halkı ya da Türk Ulusu biziz, bizleriz, öbürleri bize bağlı olan ya da olmaları gereken boylar ya da kollardır. Bunlar dil değil diyalekt konuşurlar, demek istiyor gibidir. Bu Türk dillerinin her birinin en az 70 yıllık bir yazı dili geleneği vardır. Bunlar kendilerini haklı olarak Kazak, Kırgız ve Tatar sayarlar, dillerini de Kazakça, Kırgızca ve Tatarca olarak adlandırırlar. Türkçe ne kadar bir Türk dili ise Kazakça, Kırgızca vb. o kadar birer Türk dilidir, birer diyalekt ise de Türkçe de bir diyalektir.

TÜRK DİLLERİ, Memet Fuat

Mehmet Fuat, Prof.Talat Tekin’in Türkoloji Eleştirileri adlı yapıtında “Haziran 1991’de Tarih ve Toplum dergisinde çıkmış Prof Şinasi Tekin’e yanıt ve Mayıs-Haziran 1993’te Türk Dili dergisinde çıkmış Prof. Hasan Eren’e yanıt” yazılarını karşılaştırarak tartışmanın özünü yakalamaya çalışmıştır.

TÜRK ŞİVELERİ Mİ, TÜRK DİLLERİ Mİ?

Komünizmin Moskova’da beklenmedik zamanda ve biçimde çökmesinden sonra Orta Asya’daki Türkî Cumhuriyetler ya da Türk cumhuriyetleri kendiliğinden bağımsızlıklarına kavuştular ve bu kardeş cumhuriyetlerin yöneticileri sık sık ülkemize gelmeye başladılar. Türkmenistan Cumhurbaşkanı sayın Niyazov’un Çankaya’daki kabul töreninde yaptığı konuşma anlaşılmamış ve Türkçeye çevrilmesi gerekmiştir; genelde iki kişi arasında karşılıklı anlaşma yoksa iki ayrı dil karşısındayız demektir.

TÜRK ŞİVELERİ Mİ, TÜRK DİLLERİ Mİ? TÜRK DİLLERİ! G.Doerfer

Ne sadece bir tek Türk dili ne de 30 ya da 40 Türk dili vardır. Bu anlayışların tersine, bir dilbilimci Türk dilleri ailesini, dilbilim ölçülerine göre sekiz ana kola ayırabilir. Türk dillerini dört ana grup ve dört yan grup olarak ayrılmıştır: Dört ana grup: Oğuzca, Kıpçakça, Uygurca, Güney Sibirice. Dört yan grup: Halaçça, Çuvaşça, Yakutça ve Sarı Uygurca. Oğuzca ise şu ana lehçelere ayrılır: Batı Oğuzcası: Türkiye Türkçesi, Merkezi Oğuzca= Azerbaycanca, Güney Oğuzcası= Kaşkay ve ona yakın diyalektler, Doğu Oğuzcası= Horasan Türkçesi Kuzey Oğuzcası = Türkmence.

ZEYNEP KORKMAZ’IN GRAMER TERİMLERİ SÖZLÜĞÜ ÜZERİNE BİR ELEŞTİRİ

Talat Tekin yeni TDK bilimsel düzeyini açıkça gösteren Zeynep Korkmaz’ın Gramer Terimleri Sözlüğü yapıtını baştan sonra inceleyip bilimsel yanlışlarını bir bir açıklamıştır. (Toplam 165 maddede açıklamıştır.) Yazının bütün yanlışları içermediğini, oldukça hızlı bir göz gezdirmek sonucu gözüne çarpan (Anlam değişmesi, anlam genişlemesi, aykırılık, benzeşme, birleşik ses, isimler, değişken şekil, düşme, düzleşme, ek yığılması, eş anlamlı, geçiş sesi, genizsileşme, geniz ünlüsü, gerçek özne, gırtlak sızılaşma, hece kaynaşması, hece yutulması, ikili kök, ikizleşme, ilerleyici benzeşme, incelme, kalınlaşma, kaynaşma, koruyucu ünsüz, ortada ünsüz türemesi, orta hece düşmesi, ölü dil, ünsüz düşmesi, ön ses türemesi, uzak benzeşme, ünlü düzleşmesi, ünlü genişlemesi, ünlü kaynaşması, ünlü yuvarlaklaşması, ünsüz değişmesi maddelerinde verilen örneklerin yanlışlığı; anlam kötüleşmesi, ara cümle, art damak, bağlama, bağlama işareti, bağlama zamiri, diş dudak ünsüzü, ek fiil, eksiltili cümle, eş sesli, eş zamanlı dilbilim, gramer, olumlu cümle, olumsuzluk edatı, hece doruğu, ikiz ünlü, karşılaştırmalı dil bilimi, küçültme eki terimlerinin İngilizce karşılığı yanlışlığı, aslı uzunluk, bağlayıcı ünsüz, eş anlamlı ikileme, halk köken bilimi terimlerinin Fransızca karşılığı yanlışlığı; eş zamanlı yöntem maddesinin Fransızca ve İngilizce karşılığındaki yanlışlığı; cinsiyet maddesinin Osmanlıca karşılığı yanlışlığı, dişilik maddesi Arapça karşılığı yanlışlığı, erkeklik maddesinin Almanca, Fransızca, Osmanlıca karşılığındaki yanlışlığı, tam benzeşme Almanca maddesinin Almanca karşılığı yanlışlığı; belirtili nesne, birinci şahıs iyelik ekleri, birinci teklik şahıs, büküm, dil ailesi, geniş zaman eki, geniş zaman kipi, sayı sıfatı, sayı ayrışması, ses ayrışması, ses birleşmesi, ses değişmesi, ses gelişmesi, ses karşılanması, ses türemesi, sıra sayı sıfatı, somutlaştırma, şimdiki zaman kipi, uzun ünlü, ünlü çarpışması, ünlü daralması, ünlü düşmesi, ünsüz düşmesi, ünsüz türemesi, ünsüz uyumu, yazı dili, yumuşama, yuvarlaklaşma maddelerindeki bilgi yanlışlığı; faaliyet isim maddesinin hece denkleşmesi, ünlü türemesi, ünlü uyumu, kısa hece, lehçe, uzak lehçe madde tanımlarının yanlışlığı ) önemli saydığı yanlışları aldığını belirtmektedir. TDK’nun konu ile ilgili hemen bütün uzmanlarının onayını alarak yayımlanan bu yapıt yeni TDK’nun bilimsel düzeyinin ne denli düşük olduğunu açıkça göstermektedir.

TÜRK DİLLERİ AİLESİ: III

Talat Tekin bu yazısında Türkçeyi öbür Türk dil ve diyalektleri ile karşılaştırmayı sürdürmüştür: Kazakça-Türkçe deneyi, Nogayca-Türkçe deneyi, Karaçayca-Balkarca ve Türkçe deneyi, Kumukça-Türkçe deneyi, Karaimce-Türkçe deneyi, Türkmence-Türkçe deneyi, Azeri-Türkçe deneyi, Gagauzca-Türkçe deneyi.

Yorumunuzu Paylaşın