Makaleler

Tarık Buğra'nın Edebi Kişiliği

Yazar: Diba Bahadıroğlu
Tarık Buğra'nın Edebi Kişiliği

Tam adı Süleyman Tarık Buğra’dır. 1918 yılında Akşehir’de Ağır Ceza Reisi olan Erzurumlu Nazım Bey ve Akşehirli Nazike Hanım’dan olmadır.  Akşehir, hatta Ege bölgesi onun için oldukça önemlidir. Öyle ki birçok roman ve hikayesinin mekanı olarak kullanılmıştır. Yalnız babası yargıç olduğu için çocukluğunun büyük kısmı il il, kasaba kasana gezmekle geçti; ama ilköğrenimini yine memleketi Akşehir’de aldı. Burada Rıfkı Melül Meriç’ten dersler aldı.

Orta öğretimi ise İstanbul Erkek Lisesinde oldu ki bu lise dönemin hatta şimdinin sayılı iyi okullarındadır. Ki bu okulda da Pertev Naiv Boratav’ın ve Hakkı Süha Gezgin’in öğrencisi oldu. Yazar olmaya ise lisede karar verdi.  Yalnız İstanbul’da başlayan orta öğretimi Konya ‘da devam etmek zorunda kaldı. 1936’da liseden mezun olduğunda ilk hikâyelerini ve şiirlerini “Tarık Nazım” takma adıyla yazmaya başlamıştı.

Aileden zengin değildi Tarık Buğra ve bu bakımdan aslında zor bir öğrencilik geçirdi. Önce İstanbul Tıp Fakültesinde başladı yüksek öğrenimine ama burada sadece iki yıl okuyabildi, daha sonra aynı okulun Hukuk bölümüne devam etti. Hukuk fakültesini de maddi imkansızlar yüzünden 3 yıl okuyup bıraktı.

Bir dönem öğrenimine ara vererek değişik işlerde çalışmaya başladı. Biraz para biriktirip yeniden üniversiteye döndü. Bu sefer Edebiyat Fakültesinde Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü okumaya karar verdi.  Bu okul dönemi de çok uzun sürmedi ve eğitimini yarıda bırakıp vatani görevini yerine getirmek üzere 1942 yılında askere gitti. Yalnız söylemek gerekir ki Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü okuduğu zamanlarda ders aldığı öğretmenlerden birisi Ahmet Hamdi Tanpınar birisi Mehmet Kaplan idi. Bu iki devden aldığı dersler yazın hayatını da etkileyecekti. 1972 – 1945 yılları arasında askerlik görevini yerine getirdi.

Edebiyat fakültesinde okurken bir yandan da Şişli Terakki Lisesinde öğretmenlik yapıyordu.

Tarık Buğra, oyun yazarı, öykü ve roman yazarı, gazeteci olarak tanınır. İlk gazetecilik çalışmalarını 1947 yılında Akşehir’de çıkardığı "Nasrettin Hoca" dergisiyle başladı. Bu dönemde zaten okuldan da ayrılmıştı. Çeyrek doktor, çeyrek avukat, çeyrek Türkolog olan Tarık Buğra, Nasreddin Hoca dergisinden sonra "Zeytin Dalı" adlı edebiyat dergisini çıkarmaya başladı.

İlk piyesini ve ilk romanını ise askerken yazdı. İlk eseri “Akülmülatörlü Radyo” adlı piyesi, ilk romanı “Yalnızlar” idi. Akülmülatörlü Radyo oyun Şehir Tiyatroları tarafından sevildi ve “Yalnızlar” adlı romanı bu piyesin roman haline getirilmesiyle oluştu.

1948 yılında yazdığı “Oğlumuz” adlı öyküsü Cumhuriyet gazetesinin açtığı öykü yarışmasında ikinci oldu. Bu ödül ile o artık adını duyurmaya başlamıştı. Öyküleri Milliyet gazetesinde yayınlanıyordu. 1951’den sonra Milliyet, Yeni Gün, Vatan, Türkiye Spor gazetelerinde fıkra yazarlığı, sekreterlik, yöneticilik yaptı. Yeni İstanbul Haber gazetesinde çalıştı ve Tercüman gazetesinde fırka yazarlığı ve müdürlük yaptı.

Bu arada 1949 yılında ilk kitabı  “Oğlumuz” çıktı. Ödüllü olan bu kitabın içinde 13 öykü vardı ve oldukça fazla dikkat çekti. Bu çıkış üzerine zamanın önemli edebiyatçılarından Yusuf Ziya Ortaç ona Çınaraltı adlı dergide “Sanat Hareketleri” başlığı altında yazmasını istedi. Artık önüne basın ve iş fırsatları olan Tarık Buğra, bitirme tezini vermeden Edebiyat fakültesini bıraktı.

Bir yandan da romanları gazetelerde tefrik edilen Tarık Buğra, Yalnızların Romanı, Ofsayt, Tetik Çekildikten Sonra adlı oyunlarını yazdı.

1950 yılında 18 yıl sonra boşanacağı ve Türkiye’nin ilk kütüphanecisi olan Jale Baysal ile evlendi. Jale Baysal ona Ayşe adında bir kız çocuğu verdi.

Tarık Buğra, Akşehir’de iken 1952 yılında babasını kaybetti. Bu şoka şok dayanamadı ve gazeteyi elde n çıkarıp İstanbul’a gitti. Aynı yıl “Yarın Diye Bir Şey Yoktu” adlı öyküsünü yayımladı.

1952 – 56 yılları arasında Peyami Safa, Reşat Ekrem Koçu ve Abdi İpekçi gibi çok iyi isimlerle çalışma imkanı buldu. Bu sıralarda yeni bir öykü kitabı geldi ki adı “İki Uyku Arasında”…

Uzun zaman roman yazmaya ara vereceği ve eleştirmenlerin pek de naif eleştirilerde bulunmadığı “Siyah Kehribar” adlı romanını 1955 yılında yayımladı. Bu roman, bir dönem faşist İtalya’da geçiyordu.

1956- 47 yıllarında yukarıda bahsettiğimiz gazetelerde yayın müdürü – fıkra yazarı olarak çalıştı. 1958 yılında Milliyet Gazetesi spor sayfasını yönetti.  Çok yönlü bir yazar  olan Tarık Buğra, bir dönem de Türkiye Spor adlı gazeteyi yönetti. 1962 yılında “Yol” adlı haftalık derginin yayın müdürlüğünü yaptı.

1963 yılında gerçekten büyük bir başarı kabul edilen Küçük Ağa adlı romanı yayımladı. Bu roman İstanbul’da tefrika edildi ve daha sonra roman halinde basıldı. Öyle olumlu tepkiler aldı ki bu roman, Edebiyat fakültesindeki hocası Mehmet Kaplan, bu romanı bitirme tezi kabul edip onu Türk Dili ve Edebiyatı fakültesinden Türkolog olarak mezun etti. Kürsüsü ise Yeni Türk Edebiyatı olarak atandı.

Küçük Ağa adlı eserin devamı olarak 164 yılında Hikayeler, 1967 yılında Küçük Ağ Ankara’da yayımlandı.

1970 yılında Komik-i Şehir Naşit’in hayatından yola çıkarak İbiş’in Rüyası adlı romanını yayımladı ve bu roman ona 1970 TRT Sanat Ödülü yarışmasında Başarı Ödülü getirdi.

Bu zamandan sonra 6 yıl Tercüman gazetesinde çalıştı ama 1976 yılında gazetecilik hayatına son verip kendisini tamamen edebiyata verdi.

Bu tarihten sonra ard arda romanlarını yayımlamaya başladı. Romanlarında biraz da muhalif ve eleştirel bakış açısını sürdürdü. Cumhuriyet’in ilanı ve sonrasında yaşanan geçiş evreleri, bocalamalar ve halkın gündelik sorunu onun romanlarının temelini oluşturdu.

Devlet Tiyatrolarında Edebi Kurul Üyeliği görevini sürdürürken Hatice Bilen ile ikinci evliliğini yaptı. Bu esnada takvimler 8 Eylül 1977 yılını gösteriyordu.

Osmanlı  devrinin bir kısmını, Kurtuluş Savaşı yıllarını ve Cumhuriyet ilanının ufak bir bölümüne şahit olan Tarık Buğra, eserlerinde bu bilgilerini kusar adeta. Özellikle demokrasiye geçiş evreleri, bunun halka yansıması ya da halkın tek partili hayattan çok partili hayata geçiş denemelerinde düştükleri ikilik romanlarında çok net anlatılmaktadır.

1991’de Devlet Sanatçısı olan Tarık Buğra’nın çok partili hayata geçişte halkın beklentisinin siyasetle ne kadar uzak olduğunu ama bu arada da çok partili hayatın insanları nasıl böldüğünü anlattığı Yağmur Beklerken adlı  romanı 1989 yılında Türkiye İş Bankası Büyük Ödülüne layık görüldü.

Tarık Buğra öyküleri için şöyle der Atilla Özkırımlı Türk Edebiyatı Ansiklopedisi’nde : “ Öykülerinde dış olayların, dış görünüşlerinin ötesinde, kişilerin iç dünyasına yönelen, dış’ın gerisindeki iç’i vermeye çalışan çözümleyici bir tutumu benimsedi. Kitap haline gelen romanları da belli bir çizginin altına düşmedi.”

ESERLERİ

Hikâye

  • Oğlumuz (1949)
  • Yarın Diye Bir Şey Yoktur (1952)
  • İki Uyku Arasında (1954)
  • Hikâyeler (1964, yeni ilavelerle 1969)

Tiyatro

  • Ayakta Durmak İstiyorum
  • Akümülatörlü Radyo
  • Yüzlerce Çiçek Birden Açtı – 1979)

Gezi Yazıları

  • Gagaringrad (Moskova Notları) (1962)

Fıkra ve Deneme

  • Gençlik Türküsü (1964)
  • Düşman Kazanmak Sanatı (1979)
  • Politika Dışı (1992).
  • Bu Çağın Adı (1990)

Roman

  • Siyah Kehribar (1955)
  • Küçük Ağa (1954)
  • Küçük Ağa Ankara’da (1966)
  • İbiş'in Rüyası (1970)
  • Firavun İmanı (1976)
  • Gençliğim Eyvah (1979)
  • Dönemeçte (1980)[6]
  • Yalnızlar (1981)
  • Yağmur Beklerken (1981)
  • Osmancık (1973)
  • Dünyanın En Pis Sokağı (1989)

Senaryo ve oyunu

  • Sıfırdan Doruğa-Patron (1994)

Bu yazı hazırlanırken, Atilla Özkırımlı Türk Edebiyatı Ansiklopedisi, Tahir Alangu Cumhuriyet’ten Sonra Hikaye ve Roman, Tarık Buğra Yağmur Beklerken ( roman ) kaynaklarından yararlanılmıştır.

Yorumunuzu Paylaşın