Makaleler

“Fatih-Harbiye” Romanında Doğu-Batı Çatışması

Yazar: Seyfi SUN

“FATİH-HARBİYE” ROMANINDA

DOĞU-BATI ÇATIŞMASI 

Extended Essay presented in                                                                                                                              

TURKISH A1

by 

SEYFİ SUN

Candidate Number

003280-005  

In partial fulfillment of the requirements of the

INTERNATIONAL BACCALAUREATE DIPLOMA

from

Prof. Dr. Mümtaz Turhan Social Sciences High School, Turkey

İÇİNDEKİLER

ABSTRACT……………………………………………………………………...………… 3

1. GİRİŞ……………………………………………………………………………...……... 5

2. ROMAN KARAKTERLERİ ÜZERİNDEN DOĞU-BATI ÇATIŞMASI.....…......……7

3. MUSİKİ ÜZERİNDEN DOĞU-BATI ÇATIŞMASI………………………......………..12

4. MEKAN VE MEKANLAR ARASI YOLCULUK ÜZERİNDEN DOĞU-BATI ÇATIŞMASI….………………………………………………….............................……………………….....15

5. SONUÇ………………………………………………………………………………….. 23

KAYNAKÇA………………………………………………………………………..……… 24

                                                                                      ÖZ

Batılılaşmayı ve batılılaşmanın kültürümüze etkilerini çeşitli kaynaklar ve edebî eserlerde incelemem ve bu incelemeler sonunda yaptığım çıkarımlar, beni bu konunun ele alındığı Peyami Safa’nın “Fatih-Harbiye” romanını okumaya yöneltti. Eserin somut unsurlardan yola çıkarak doğu-batı, batılılaşma meselesini ele alması bu romanı ön plana çıkarttığını düşündüm. Fatih-Harbiye’de Doğu-Batı meselesi nasıl ele alınmış, hangi unsurlar kullanılmış, sorularını cevaplamak üzere bu yazıyı kaleme aldım.

Konunun ilgi alanıma girmesi, makalemi bu roman üzerine yapmam açısından beni besleyen temel unsurdu. Eseri tekrar okumadan önce konu ve dönemle ilgili kaynak taraması yaptım. Eseri okuduktan sonra gördüm ki araştırmalarım ve ön okumalarım; eserin özünü, mesajını kavramamda çok faydalı oldu.

Safa’nın bu esere neden Fatih ve Harbiye gibi iki semt ismini vermiş olduğunu merak etmem hareket noktamı belirledi. Yazarın karşılaştırma tekniğini kullanarak eserini şekillendirdiğini gördüm. Mekânların doğu-batı karşılaştırmasındaki rolü üzerine notlar çıkardım. Fatih ve Harbiye’nin birbirine zıt, doğu ve batıyı temsil eden prototip semtler olduğunu gördüm. Sonra mekân unsurunun nelerle desteklendiğine baktım. Karakterlerin ve musikinin bu karşılaştırmayı okuyucuya aktarmakta önemli rol oynadıklarını gördüm. Eser hakkındaki çalışmalarımı düzenleyerek, çıkarımlarımı notlarımla birleştirip yazımı oluşturdum. 

Eserde dikkatimi çeken diğer bir nokta da okuyucuya verilmek istenen mesaj üzerineydi. -Dönemin romanlarından farklı olarak “Doğu”dan yana tercih edilen- Mesaj verilirken yazarın kullandığı yöntem ve teknikler ilgimi çekiyordu. Simgesel anlatımın iç monolog, tanrısal bakış açısı, olaylar ve betimlemeleri kullanım tarzı ile çekici hale getirildiğini gördüm.

“Peyami Safa’nın Fatih- Harbiye romanında Doğu- Batı” isimli çalışmamda iki sonuca ulaştım. Bunlardan birincisi, yazarın batılılaşma konusunu dönemin diğer yazarlarına kıyasla farklı açılardan değerlendirdiği, neticede tavrını “Doğu”dan yana kullandığıdır. Yazar eserin büyük bir bölümünde doğudan batıya doğru bir yolculuğu verirken eserin sonunu batıdan doğuya yolculukla bitirmiştir. Bununla okuyucuya öz kültürümüze dönmemiz mesajını verir. Ayrıca Baş bayan karakter -Neriman- aracılığıyla değerlerinden kopmanın, onlardan uzaklaşmanın sonuçları aktarılmış, değerlerden kopmadan da modernleşmenin mümkün olduğu savunulmuştur. İkinci olarak, bu değerler yolculuğu simgeler, musiki- mekân karşılaştırmaları, iç monologlar ve karakter çizimleri ile desteklenmiştir ki okuyucu iki farklı dünyanın zenginliklerini bu yolla kıyaslama imkânı bulur; kendine dönük bir çıkarımda bulunur. Ben de bir okuyucu olarak eserden bu doğrultuda yararlandım ve makalemi oluşturdum.

“FATİH-HARBİYE” ROMANINDA DOĞU-BATI ÇATIŞMASI

                                                                   GİRİŞ

Batılılaşma; Osmanlı’nın ekonomik ve siyasal yönden zayıflaması, Batı’ya daha fazla bağımlı hale gelmesi ve kendini Batı’ya uydurmak zorunda kalmasıdır. Osmanlı, Batı medeniyetlerinden geri kalmışlığını onları taklit ederek ve Batılı tarzda ıslahatlar yaparak kapatmayı dener. Bu yüzden yönetim, eğitim, hukuk ve benzeri alanlarda yabancı reformlar yapılır.

Batılılaşma döneminin aydınları da, “Batılılaşma olgusunu” yalnızca teknik ve sanayide bir ilerleme olarak görmemiş, edebiyat ve eğitimle bir bütün oluşturduğuna inanmışlardır. 19. yüzyılda devletin batı devletleriyle ilişkiyi artırması, seçkin Osmanlı idarecilerini saf dışı bırakmış, Avrupa’yı ve Avrupa dillerini bilenlere avantaj sağlamıştır. Batı’yı taklit eden Tanzimat, yüzeysel taklide yönelmiş; Batı kültürünü, yaşam biçimini aynen almıştır. Fakat Batı’nın içinde barındırdığı felsefe, kurumları oluşturan düşünce sistemi yok sayılmıştır. Konaklardaki Avrupai hayat biçimi, boğaz seferleri, balolar yaygınlaşmıştır. Üstte yaşanan bu değerler değişimi halkı da etkilemiştir.

Bu dönemde klasik Türk edebiyatına önemli darbeler almış, edebiyatta da Batılılaşma başlamıştır. Bu Batılılaşmanın önemli gelişmesi “roman” türünün edebiyatımıza girmesidir. Batılılaşmanın bir parçası olarak görülen roman, uygarlaşmanın bir sembolü olarak görülmüştür.  

Bizde roman faaliyetleri, Batı romanından çeviriler ve taklitlerle başlamıştır. Bizde romanı başlatanlar iki yoldan ilerlemeye hizmet ederler. Birincisi, Batı’ya ait bir edebi türün Türkiye’ye getirilmesi; ikincisi gazete gibi romanı da halkı eğitmek için kullanma. Bu bakımdan, Tanzimat yazarlarının ortak görüşü romanın eğitici yönüdür. Romancılarımız, Batıdan yararlanırken “geleneklerine bağlı uygar bir Müslüman” olmayı istemişlerdir. Onlara göre “hem çağdaşlaşmak hem de dinine bağlı Osmanlı kalmak” mümkündür. Doğu ve Batı değerleri arasında bocalamak gibi bir şey söz konusu değildir. Aydınların siyasi ve felsefi görüşleri ne olursa olsun genelde iki uygarlık arasında bir bocalama söz konusudur. Batı ile Doğu’yu bir arada yaşama düşüncesi, toplumda ve üst kademede ikilik oluşturmuştur.

Dönemin edebiyatı bu bocalamayı gözler önüne serer. Edebi eserlerde eski ahlak-yeni ahlak, eski aile tipi - yeni aile tipi, eski terbiye - yeni terbiye gibi ayrımlar yapılmaya başlanır. Adetler, musiki, mimari, görgü, estetik zevkler eski ile yeni arasında garip bir ikilik şeklinde günlük hayatta yerini alır (Moran, 9).

Türk romanına 1950’lere kadar Batılılaşma meselesi hâkim olur. Bu dönemin tanınmış yazarlarının hemen hepsi Batılılaşma sorununa eğilir. Bu romanlarda Batılılaşma ve bunun neticesi oluşan Batılı tip-Doğulu tip sıkça işlenir. Peyami Safa’nın Fatih- Harbiye romanı da bu romanlar arasında yer alır.

Peyami Safa, “Fatih-Harbiye” romanında, eski ihtişamını yitirmiş, orta sınıf bir ailenin Batılılaşma sürecinden etkilenmesini işler. Eserde, baş bayan karakter Neriman’ın doğu-batı değerleri arasındaki iniş çıkışları aktarılır. Safa, romanında bütününde doğu-batı çatışmasını ele alır. N.A. Lee: “Fatih- Harbiye romanı, Türkiye’nin toplumsal değişmelerinden doğan bunalımlarını konu almaktadır. Doğu ile batı arasında değerler ve bütün bir yaşayış tarzıyla seçim yapmak zorunluluğundan doğan bunalımlar, dengesizlikler kadın kahraman Neriman’ın aracılığı ile yansıtılmaktadır.” (Lee 1997: 102) diyerek romanın içeriğini özetlemektedir. Safa bu çatışmayı, karakterler, musiki, mekân ve mekânlar arası yapılan yolculuk üzerinden işler.  

BÖLÜM I

Roman Karakterleri Üzerinden “Doğu-Batı Çatışması”nın Verilmesi

Romanda kişiler; “Şinasi, Faiz Bey, Ferit ve Macit” benimsedikleri ve temsil ettikleri değerler açısından sembolik kahramanlara dönüşür. Şinasi ve Faiz Bey, roman boyunca doğuyu, evi, geleneği ve alaturka müziği temsil eden kişilerdir. Bu açıdan Şinasi ve Faiz Bey, gelenek, köken ve evin kişiler seviyesinde sembole dönüşmüş halidir. Şinasi ve Faiz Bey, kültürün, mazinin ve geleneğin kodlarını içlerinde barındırır. Bu iki sembolik karakter aracılığıyla okuyucu, gelenek, kültür, tarih ve evin taşıdığı sembolik değerleri kavrar. Şinasi’nin iç dinamiklerinin anlatıldığı bir bölümde karakterlerin sembolik hali açıkça fark edilir:

“Daima “pasif” dövüşüp yenmesini isteyen bir mizacı vardı. Hücumu ekseriya karşı tarafa bırakarak sarsılmaz ve sessiz bir müdafaa ile muzaffer olmayı sevenlerdendi. Bir şarklı, hakiki bir şarklı. Vakıa, dünyada, vasıfları değişmeyen umumi bir şarklı enmuzeci mevcut olmamakla beraber, Şinasi, bir garplı ile kendi arasındaki nisbi farkları ekseriya muhafaza edenlerdendi; bunun için, şark ekderiyetle “lazım” ve garp “Müteaddi”dir. Şinasi de cehdlerini dışarıdan içeriye doğru yapar. Bunun için sükutidir. ” (Safa 1999: 88)

Romanda bir diğer önemli karakter Macit’tir. Macit, eserde karşıt değerleri sembolize eden karakterdir. Bu yönüyle Macit, romanda dramatik aksiyonun çatışma düzeyine çekilmesine katkı sağlar. Çünkü Macit; Harbiye, Beyoğlu, eğlence, yalan, cahillik, saygısızlık, beden, araba, balo, köksüzlük ve Garp gibi karşıt değerleri temsil eder. 

“Yürümesini giyinmesini bilirler. Herşeyi bilirler canım… O Macit’in ellerine baktım, kadın eli gibi, tertemiz, incecik, tırnakları üstünde bile çalışmış. Şinasi’nin elleri gözümün önüne geldi. Tırnağının birisi kırık birisi batık… ” (Safa 1999: 26)

Neriman’ın, Şinasi ve Macit’in temsil ettiği değerler dünyası arasında kalışı, onun bu iki kişi için biçtiği görevi gösterir. Nitekim Neriman’ın Macit’i tanıdıktan sonra kendini tanıması, genç kız olarak arzularını ve beklentilerini duyumsamasına yol açar. Şinasi ise, aşkın, samimiliğin, dürüstlüğün ve geleneğin bir abidesi olup Neriman için doğunun ete kemiğe bürünmüş halidir.

“Artık Neriman, nereden gelip nereye gittiğini anlıyordu, çünkü iki zıt iştiyakın remizlerini gözleriyle görüyor ve mukayeseler yapabiliyordu. Şinasi Neriman’ın gözünde Aileyi, Mahalleyi, Eskiyi, Şarkı temsil ediyordu; Macit yerin, garbın, bununla beraber meçhul ve cazip sergüzeştlerin mümessili ve namzediydi. Bu iki genç, Neriman’ın ruhundaki iki cepheyi bütün vuzuhuyla şuura çıkardılar. Neriman Macit’i tanıdıktan sonra kendi kendisini daha iyi tanımıştı.” (Safa 1999: 57)

Şinasi, doğu değerleriyle bezenmiş bir insandır. Onun olaylar karşısındaki tutumu ve sükûta sarılışı, tam bir gelenekçi olduğunu gösterir. Bunun karşısında ise Macit, hoppa ve meçhullüğüyle Garp’ın sembolüdür. Çünkü Macit, hayatını Beyoğlu’nun gazinolarında tüketen, günlük yaşantılar peşinde koşan, geleceği, şimdisi ve geçmişi olmayan bir kişidir.

Faiz Bey ise Neriman’ın geçmişini, annesini, ailesini, evi ve kökenini temsil eder. Baba Faiz Bey, devlet dairesinde memur olarak çalışır. Karısını erken yaşta kaybetmesine rağmen daha sonra hiç evlenmemiş ve kendini kızı Neriman’a adamış bir kişidir. Neriman için baba Faiz Bey, tam bir Şarklıdır.

“Şinasi masanın üstündeki siyah kapılı kitabı göstererek bildiği halde sordu:

-Ne okuyorsunuz efendim?

-Hiç oğlum, ne okurum ben, gene Mesnevi’yi karıştırıyordum. Can sıkıntısı.

Ve biraz şark edebiyatından, biraz musikiden bahsettiler. Faiz Bey ney çalardı.”

(Safa 1999: 15)

“Faiz Bey’le Şinasi arasında mizaç benzeyişleri pek çoktu ikisi de şiddetli his feveranları halinde bile sessizliklerini muhafaza edebilen ve yalnız kendi kendilerine mahrem olmasını bilen insanlar. Başkalarının tecessüsünü hissettikçe kapanan yoları içinde mahsur e bunun azabını şerefini duydukları için vakur ve muzdarip bir görünüşleri var. İkisi de şarka ait birçok edebiyatı çok seviyorlardı” (Safa 1999: 54)

Faiz Bey’in Şarklı kimliği, onun simgesel değerler arasında anlamını belirgin kılar. Elinden siyah kaplı Mesnevi’yi hiçbir zaman düşürmeyen Faiz Bey, “Köprünün öbür tarafındaki değerleri” (Safa 1999: 42), Fatih’i, kökeni ve geleneği sembolize eder. Romanda dramatik aksiyonun zirve noktaya çıktığı yerlerden biri baba Faiz Bey’le kızı Neriman arasındaki Doğu-Batı çatışmasıdır ve bu durum sembollerin diliyle okuyucuya aktarılmıştır.

Neriman, romanda babasıyla tartıştığı bir anda Şark’ı kediye, Garp’ı ise köpeğe benzetir. Faiz Bey, kızının yapmış olduğu bu benzetme karşısında Şark’ın yani kendinin temsil ettiği değerleri irdeleyerek Doğu’nun dünyayı kavrama, anlama ve anlamlandırma gayretini ortaya koyar. Neriman bu iki değerler dünyasıyla, romanın hangi simgesel değerler üzerine kurulmuş olduğunu bize gösterir.

“Neriman düşündü ve bir anda şarklıların kedileri ve garplıların köpekleri niçin bu kadar sevdiğini anladı. Hıristiyan evlerinde köpek ve Müslüman evlerinde kedi bolluğu şundandı: Şarklılar kediye, garplılar köpeğe benziyorlar! Kedi yer içer, yatar, uyur, doğurur, hayatı hep minder üstünde ve rüya görüyormuş gibidir; lapacı tembel ve hayalperest mahlûk, çatışmayı hiç sevmez. Köpek diri, çevik, atılgandır. İşe yarar; birçok işlere yarar. Uyurken bile uyanıktır. En küçük sesleri bile duyar, sıçrar, bağırır. Şark ve garbı temsil eden bu iki remiz, Neriman’ın zihninde iki zıt âlemi o kadar müşahhas bir hale getirdi…” (Safa 1999: 45)

Neriman, kedi sembolüyle Şark’ı; miskin, uyuşuk, lapacı ve durmadan rüya gören bir varlık olarak niteler. Köpek sembolüyle ise, Garp’ı yani Batı âlemini yüceltmeye çalışır. Neriman için Batılılar, çevik, atılgan, uyanıktır. Kedi ve köpek simgeleriyle iki medeniyet arasındaki farkı Faiz Bey’e anlatan Neriman, Faiz Bey ile düşünce olarak çatışmaya girer; bu çatışmada kedi sembolü ile kendi değerlerini olumsuzlar ve geleneksel mirasını tahrip eder. Neriman’ın Müslümanları ve Fatih’i uyuyan bir kedi gibi görmesi, onun kendi kimliğini, kimliğini oluşturan çevreyi hiçe saydığnını göstergesidir:

“Faiz Bey hafif bir acılık ilave olan tebessümüyle başını salladı. Aylardan beri kızının zihnini işgal eden bu meseleyi seziyordu. İşte bu gece keyfiyet apaşikâr meydana çıkıyordu.”       (Safa 1999: 46)

Bu çatışma ve tartışma, Faiz Bey’in kedi sembolüyle temsil edilen Müslümanların kimyasını, değerler dünyasını açıklamasıyla Neriman’ın bilincinde sarsıntıya neden olur. Faiz Bey’e göre kimi insan sabahtan akşama kadar oturur ve düşünür. Kimi insan da sabahtan akşama kadar ayakta çalışır. Ancak düşünen ve kafa yoran insan, tembel gibi görünse de yaptığı iş çok önemlidir. Zira sabahtan akşama kadar ayaküstünde çalışan insanın yaptığı sudandır. Faiz Bey için maneviyat ve zihinle yapılan iş, vücut ve bedenle yapılan işten daha geçerlidir. Faiz Bey’e göre maneviyat, insanın varoluşsal değerlerini bütünler, insanı kendilik bilincine taşır. Ancak bunun karşısında bedenen yapılan iş, sona erer. Beden, yani vücut, mutlaka bir gün yok olacaktır. Maneviyat ve zihinsel olarak yapılan kazanımlar insanlığın tarihinde silinmez izler bırakacaktır. Bu nedenden dolayı Garplının atikliği, devamlı ayakta olması, Faiz Bey’e göre bir anlam ifade etmez. Ancak Neriman, bir çatışmalar karmaşasında olduğu için “Ben miskin mahlûklardan nefret ediyorum.” (Safa 1999: 49) diyerek geleneklerine ve yaşam biçimine karşı tavrını belirtir.

Sonuç olarak romanda Doğu-Batı çatışması karakterler üzerinden verilmiştir. Okuyucu kahramanların bu eksende ikiye ayrıldığını görür. Ayrıca diyalog ve tartışma tekniği ile bu iki kutup karşı karşıya getirilir.

BÖLÜM II

Musiki Üzerinden “Doğu-Batı Çatışması”nın Verilmesi

Romanda Doğu-Batı ayrımını veren önemli diğer bir gösterge de müzik ve müzik aletleridir. Neriman, Fatih’in temsilcisi olan alaturka müzik ve aletlerinden giderek uzaklaşır. Onun udunu bırakması bu kopuşun en önemli delilidir. Ut, saz, ney, kemençe alaturka musikiyi sembolize eder. Aynı zamanda geleneğin ve doğu kültürünün simgeleridir. Keman ve Piyano ise alafranga müzik aletleri olarak Batı’yı temsil eder. Neriman, Fatih ve onun değerlerinden ayrılırken, geleneği temsil eden müzik değerlerini de bir kenara koyar.

“Öf bu elimdeki ut da sinirime dokunuyor, kıracağım geliyor. Şunu Şamlı’ya bırakalım. Bu benim elime nereden musallat ettiler? Evdeki hey hey yetişmiyormuş gibi üstelik birde Darülelhan! Şu alaturka kaldıracaklar mı ne yapacaklar? Yapsalar da ben de kurtulsam. Hep ailenin tesiri babam şark terbiyesi almış ney çalar, akrabam öyle. Fakat artık sinirime dokunuyor, bir kere şu musibetin biçimine bak, hele torbası yirmi gündür elime almıyorum, bu gün mecbur aldım. Bırakacağım musibeti… Darülelhan’dan da çıkacağım yahut alafranga kısmına gireceğim. Kendimden nefret ediyorum oturduğum mahalle, oturduğum ev konuştuğum adamlar çoğu sinirime dokunuyor” (Safa 1999: 26).

Neriman bu noktada alaturka musikinin karşısında direnir. Neriman’daki ötekileşme alafranga musikiye karşı duyduğu özentiyle başlar. Neriman’ın ötekileşme yolunda sembolik olarak attığı adım, musikiyi dışlaması ile sonlanır. Bu yüzden udu, onun için ağır ve taşınmaz bir nesneye dönüşür.

Ut, romanda bir milletin kültürünü, tarihini ve geçmişini sembolize eder. Neriman’ın udundan nefret etmesi ve udunun şekliyle alay etmesi, onun, Şinasi, Faiz Bey, Fatih ve Türk milletiyle alay etmesi anlamına gelir. Neriman’ın alaturka musikiye karşı tavrı, onun kendi kökeniyle düştüğü çatışmayı gösterir.

Neriman’ın bu noktada tercihi ‘keman ve piyano’dan yanadır:

“Gördünüz mü? diye bağırdı. Medeniyet kadının gözlerine hitap eder. Kadınların çoğu ellerinin zarif bir hareketi için piyano çalarlar ve musiki onlar için güzel bir “pozisyondan” ibarettir.” (Safa 1999: 114)

Ut yerine Piyanoya yönelmesi Neriman’ın, evini, sevgilisini, babasını ve geleneksel değerlerini hiçe sayıp bir birey olarak bütün geçmişini inkâr etmek istediğinin göstergesidir. Okuyucu müzik aletlerinin de Doğu-Batı çatışmasında önemli bir rol oynadığını görür. 

BÖLÜM III 

Mekân ve Mekânlar arası Yolculuk Üzerinden

“Doğu-Batı Çatışması”nın Verilmesi

Eserde çatışmanın baskın şekilde görüldüğü bir başka yer ise muhitlerin karşılaştırılmasıdır. Fatih, ev ve Neriman’ın yaşadığı muhafazakâr mekan; Harbiye ve batılı mekan sürekli bir çatışma içindedir. Neriman’ın kendi değerlerini arama ve keşfetme macerası, onun gelenek ve evi temsil eden değerlere savaş açmasına neden olur. Genel anlamda Neriman, ev ve gelenekler ile büyük bir savaşa girer ve batılı değerlere yönelir. Neriman, önce Fatih’le düşünsel anlamda savaşmaya başlar. Fatih, ona göre düzensizliğin, sığlığın, sıradanlığın, kirliliğin ve yoksulluğun kaynağıdır. Bu yüzden Neriman, Fatih’in temsil ettiği bütün sıcak ve samimi değerlerle çatışır. Çatışmalar sonucunda Fatih, Neriman için yaşanmaz bir hale gelir.

“Kendimden nefret ediyorum. Oturduğum mahalle, oturduğum ev, konuştuğum adamlar çoğu sinirime dokunuyor. O Fatih meydanının önünden geçerken meydan kahvelerinde bir sürü işsiz güçsüz, sofa makulesi adamlar oturuyorlar. Biraz temizce giyindin mi insanın arkasından fena fena bakıyorlar, kim bilir neler söylüyorlar, insan yolda bile rahat yürüyemiyor. Sonra o dükkânların hali nedir? Adım başına aşçı ve kahve… Erkeklerin işi gücü yok kahvede, caminin önünde adam sokağı seyretmek.  ” (Safa 1999: 26 )

Neriman için ev, Fatih ve Fatih sakinleri adeta yabancıya dönüşmüştür. Oysa ev, sıcak değerlerin içinde saklandığı bir mekândır. Ancak Neriman, yaşadığı evi ve değerlerini tahrip eder ve yaşanılmaz hale getirir. Neriman için bunlar adeta bir zindan ve kuşatılmışlıktır. Evin geleneksel değerlerini silen kahraman, artık evden ve onun temsil ettiği bütün değerlerden kaçmak, uzaklaşmak ister. Nitekim ilerleyen bölümlerde Fatih de onun düşmanlığından nasibini alır. Çocukluğunun geçtiği bu mahalle ve değerleri, onu sinirlendirir. Bunun nedeni Neriman’ın içinde yaşadığı mekânın dilini çözememiş olmasıdır. Şinasi ile el ele gezdiği sokakların değerlerini hiçe sayan Neriman, Fatih ve sokaklarını labirent, dar ve karanlık bir yapıya dönüştürür. Orada yaşayan insanların davranışları, düşünceleri bu yüzden Neriman’ı sıkar, tehdit eder. O da bundan dolayı Fatih’in sıcak yüzünü, soğuk, çekilmez ve sıkıcı değerler bütününe dönüştürür. Bunun karşısına ise Harbiye ve Beyoğlu’nun değerlerini koyarak kendini düşünsel yolcuğunda haklı kılmaya çalışır.

“Dün Tünel’den Galatasaray’a dükkânlara baktım. Esnaf bile zevk sahibi. İnsan bir bahçede geziyormuş gibi oluyor. Her camekân çiçek gibi. En adi eşyayı öyle biçime getiriyorlar ki mücevher gibi görünüyor. Sonra halkı da bambaşka. Dönüp bakmazlar. Yürümesini giyinmesini bilirler. Her şeyi bilirler canım.” (Safa 1999: 26)

Harbiye, Neriman’a göre düzenin, bilginin, şıklığın, zenginliğin sembolik mekânıdır. Çünkü orada adî bir eşya dahi, bir başka anlam ve görüntü kazanır. Bu yönüyle Neriman, Harbiye’yi ulaşılması gereken bir mekan haline dönüştürür. Romanda Harbiye, genç bir kız olarak Neriman’ın bütün arzularına cevap veren hayali bir mekânı sembolize eder. Bundan dolayı kahraman ev ve Fatih’i karşıt bir değer olarak anlamlandırır. Fatih’in gelenekçi yanı, Harbiye’nin çıkarı temsil eden değerleri karşısında anlamını yitirir.

Eserdeki çatışma adını da aldığı üzere, Fatih-Harbiye tramvay seferleri ile başlar. Ana karakter Neriman’ın muhafazakâr Osmanlı insanının mekânı Fatih ile batılılaşmanın hâkim olduğu modern insanların mekânı Harbiye arasındaki yolculuğu Neriman’ı bu çatışmanın ortasına çekmiştir. Onun her yola çıkışı, bir ayrılışın, bir sınavın başlangıcıdır. Bu yüzden Neriman, tramvaya her binişinde kendi geleneksel değerlerini hapseder. Semtler arasındaki seyahat; kayboluşu simgelerken toplumsal anlamda, bir milletin kendi kökünden kopuşunu ifade eder. Bu yönüyle eser, bireysel anlamda kökten ayrılış, kökle kavgayı ortaya koyarken, toplumsal anlamda değişen dünyadan bahseder. Bu açıdan roman, simgesel anlamda doğu ile batı arasındaki aksiyonu devamlı yükseltir. Bu gerilim; udun, kemençenin tellerinin kopması, geleneğin sesinin kısılması ve kültürel değerlerin yozlaşmasına sebep olur.

Tramvay simgesi, Neriman’ı geleneklerinden uzaklara taşıyan, modern yaşamın bir temsilcisidir. Neriman, tramvayla hem fiziksel hem de bilinçsel bir yolculuk yapar. Onun yapmış olduğu bu yolculuk, Fatih ile Harbiye arasındaki değerler dünyasına yapılır. Tramvay’ın gidiş istikametinin Harbiye oluşu, yolculuğun sonunda varılacak değerler dünyasını gösterir. Bu bakımdan yazar roman boyunca sezdirme tekniğini kullanmıştır.

Neriman’ın tramvayla çıkmış olduğu yolculuk, onu ötekileşen değerler dünyasına taşır. Bu yönüyle tramvay, ötekileşen değerlerin bir temsilcisi olarak, Neriman’ı Fatih’ten ve değerlerinden ayırır. Şinasi’nin, “Mademki ben Neriman’ın değiştiğini çoktandır fark ediyorum.” (Safa 1999: 11) demesi bu ayrılış ve değişimi kanıtlar niteliktedir.

Romandaki yol simgesi de önemlidir. Neriman’ın, roman boyunca yaşadığı yolculuk, onun kendiliğe ulaşmak için kat ettiği mesafeyi gösterir. Yol, ayrılmayı ve kopuşu içinde barındırır.

 “Galatasaray’da Tünel’e doğru yürüdüler. Neriman Beyoğlu’na çıktığı vakit, halis Türk mahallerinde oturanların çoğu gibi, kendini büyük bir seyahat yapmış sanırdı. Gene Fatih uzakta, çok uzakta kaldı. Tramvayla bir saat bile sürmeyen bu mesafe, Neriman’a Efgan yolu kadar uzun göründü ve Kâbil’le New York arasındaki farkların çoğuna İstanbul’un iki semti arasında kolayca tesadüf edilir” (Safa 1999: 29).

Neriman’ın roman boyunca yaptığı yolculuk, kopuşu, uzaklaşmayı ve ötekine taşınmayı imler. Yol simgesinin tramvayla birleşmesi veya özleşmesi ise yolculuğun maddeler dünyasına yapıldığını, okuyucuya iyiden iyiye hissettirir. Neriman ile Şinasi’nin Fatih’te yan yana yürüyüşleri, onların kendilerine dönmesini sağlayan bir unsur olarak görünse de Neriman için bütün değerlere karşı yapılmış bir yürüyüştür. “Kim bilir kaç defa bu yollardan beraber geçtiler…” (Safa 1999: 127) cümlesinden de anlaşıldığı üzere Şinasi’nin, Neriman’la bir ayrılık arifesinde olduğu görülür.

Romanda geleneğin yaşamdan çıkarılması ve yerine batılı kültürün oturtulması, evden kopuş anlamına gelir. Yazar, evden kopuşu, kavram ve simgeler düzeyinde ele alır. Bu açıdan ev geleneksel değerlerin içinde korunduğu bir kaledir. Neriman da bu kalenin mahkûmu olmaktan sıkılmıştır; bunun sonucu evden dışarı çıkmak ister. Onun isteği, geleneğin elinden kurtulup yeni bir dünya bulmaktır. Bu kopuş onu, Şinasi’den, aşktan, babadan, evden-aileden, kökten, ud ve sazdan uzaklaştırır. Şinasi’yle yedi yıldan beri arkadaş olan Neriman, gelenek ve sevginin dünyasından sıyrılarak kendine yeni bir dünya kurmak ister. Bu yüzden Şinasi’yle arasına yavaş yavaş bir set çeker. Neriman bu seti, içinde yaşadığı ve büyüdüğü bütün geleneksel değerler dünyasına karşı çeker. Bundan dolayı Şinasi ile arasında görünmez bir ayrılık ve kopuş oluşur:

“Beyazıt’a kadar çıkmak istemedi, eski Darülfünun binasının önünde durdu; ayrılmak arzusuna benzer bir hareket yaptı. Neriman da hemen durmuş, elini uzatmıştı; fakat onun gizli bir sevinçle karışan bu acelesi, Şinasi’yi tereddüde düşürdü ve ayrılmak azabını arttırdı. Neriman’ın elini bırakmıyor, ayrılığı geciktirmek için lüzumsuz şeyler söylüyordu. Sabırsızlaşan genç kız, biraz şiddetle elini çekti, kurtardı, koşarak uzaklaştı.”(Safa 1999:7-8)

Neriman’ın Şinasi’den koşarak uzaklaşması, Neriman’ın Şinasi’den kopacağını sezdirmektedir. Aralarındaki kopuş, hem bedensel hem de ruhsaldır. Neriman’ın elini Şinasi’den şiddet ve aceleyle çekişi, iki insan arasındaki uzaklığın şiddetli bir çatışmaya dönüşeceğini de gösterir. Bu yönüyle “Elini çekmek, kurtarmak” ibareleri, kopuşun, ayrılışın, uzaklaşmanın işaretidir. Neriman, bütün arzusuyla keşfedilmeyi bekleyen yeni değerler dünyasına, “Beyoğlu’na” koşar.

“Beyazıt meydanına gelince tramvay bekleme yerinde Neriman’ı gördü, şaşırarak birden bire durakladı. Evvela Neriman’ın tramvay bekleyip beklemediğini anlamamıştı. Adımlarını hızlaştırarak ona doğru yürüdü. Fakat Neriman’ın hem kol saatine hem de tramvayın geleceği tarafa sabırsızlıkla baktığını görünce, arkadaşına gitmediğini anladı, ona görünmek istemeyerek sıra kahvelerin arasına çekildi ve onu uzaktan seyretti. Neriman ilk gelen Fatih-Harbiye tramvayına herkesten evvel atlamaya muvaffak olmuştu”

(Safa 1999: 8-9).

Bu durum roman boyunca Neriman’ın acı çekmesine neden olur.

Neriman’ın, son tramvay yolculuğu Harbiye ve Beyoğlu’ndan Fatih’e dönüştür. Neriman, Harbiye ve Beyoğlu’nun bayağılaşmış değerler dünyasından, kendi değerler dünyasına dönerek kurtulur. Nitekim Fatih, onun yuvasıdır. Neriman’ın Fatih’e dönüşü, kendi içinde, içtenliğine ve geleneğine dönüşünü sembolize eder. Neriman’ın uyanması, trajik bir olayla olur. Neriman, baloda giyeceği elbiseye karar veremediği için Şişli’de oturan dayısının kızlarının yanına gider. Ancak orada ummadığı bir durumla karşılaşır. Ecnebi bir kadın, onun bütün ruhunu yasa boğar. Genç Rus kızının başından geçen olay, Neriman’ın dikkatini çeker.

“Dinle bak ama seni çok alakadar eder. Ve anlattılar. Bu ihtiyar bir kadın Rusmuş ve fevkalade güzel bir kızı varmış. Bu kız evvela, gitar çalan fakir bir Rus artistiyle sevişir. Beraber senelerce yaşarlar. Nedense bir türlü evlenemezler. Rus genci çok fakir, çok… Kızla Beyoğlu’nun küçük bir odasında sefil yaşıyorlardı. Rus genci lokantalarda filan gitar çalarak biraz para kazanıyor. Kız bu sefalete senelerce katlanır. Çünkü hisli ve münevver bir kadın… Nihayet bu kızın karşısına zengin ve güzel bir adam çıkar. Bir Rum. Onu sever, Rus gencinden ayrılır, Osman Bey tarafından bir apartman alır, beraber yaşarlar.” (Safa 1999: 99).

Aradığını yeni sevgilisinde bulamayan genç Rus kızı, tekrar eski sevgilisine dönmek ister, ancak Rus genci kızı kabul etmez ve bunun üzerine genç Rus kızı intihar eder. Bu hikâye Neriman’ın bütün düşüncelerini alt üst eder. Çünkü Rus kızıyla kendi yaşantısı arasında büyük bir benzerlik vardır. Yazar, sembolik bir öykü ile roman içinde Neriman’ın kendini özdeşleştirmesini sağlar. Bu öyküde Rus gitarcı Şinasi’yi, genç Rus kızı Neriman’ı, Rum genci Macit’i simgeler. Neriman, genç Rus kızının başına gelenleri düşündükçe ürperir. Çünkü onun intiharı, onun gibi olanların kaçınılmaz sonudur. Neriman’ın iç dünyası, geleneğin motifleri ile şekillenmiştir. Neriman’ın geleneklerine dönüşü de yine değerlerinden kaçtığı tramvay aracılığıyla gerçekleşir. Artık tramvayın yönü, Fatih’tir. Onun, Harbiye ve Beyoğlu’nun değerlerinden korkarak kaçışı, Batı’nın değerler dünyasından kurtulma arzusudur. Neriman da Batı medeniyetinin insanı metalaştıran yüzünü fark eder ve onun değerlerinden kaçar.

“Tramvayda hiç kimse yoktu. Neriman oturdu ve yüzlerinin pudrasını, dudaklarının kırmızısını tazelemek için her yalnızlığı fırsat bilen birçok kadınlar gibi hemen çantasını açtı, aynasını çıkardı ve gözlerine yakından baktı. Ayna karşısında gözlerine dolan yeni dikkate, biraz evvelden kalma derin bir hüzün karışıyordu. Neriman buna hayret etti. Ayna, ona, kendi şuurundan daha kuvvetli olarak, deruni hayatını aksettirmişti.” (Safa 1999: 103).

Neriman’ın Harbiye’deki renkli dünyası, onun için anlamını yitirir ve aynanın içinde görünmez bir hale gelir. Dudaktaki kırmızılığın ve yüzdeki pudranın anlamını yitirmesi, Harbiye’nin, Neriman’ın dünyasından kovulması anlamına gelir. Romanda “ayna” Neriman’ın gerçek kimliğinin dünyasını dışa yansıtan bir semboldür:

“Tramvay Beyazıt’tan geçiyor ve Fatih’e doğru ilerliyordu. Fatih! Fatih: Beyoğlu arkada kalıyordu. Aylardan beri ilk defa bugün Neriman Fatih’e bu kadar istekle gidiyordu ve Beyoğlu’nun cazibesinden kendini kurtarıyordu. Ne olursa olsun, kalbiyle yaşayan bir kızdı ve ilcalarına hakim değildi, bütün duygularını teşhir ettikçe rahatlayan bir mizacı vardı ve samimiyeti halis bir şey gibi seviyordu.” (Safa 1999: 109-110).

Sonuç olarak Neriman için artık Beyoğlu arkada kalır. Okuyucu Fatih ve Harbiye’nin sıradan mekânlar olmadığını, simgesel değerler taşıdığını görür. Fatih’ten Harbiye’ye yapılan yolculuğun Neriman’ın değerler değişimine karşılık geldiğini hisseder.

SONUÇ

Peyami Safa, Fatih-Harbiye romanındaki Doğu- Batı çatışmasını musiki, karakterler, mekânlar ve mekânlar arası yapılan yolculuk ile okuyucuya aktarır. Romanda Faiz Bey, Şinasi, Fatih, Ut, Doğu’yu; Macit, Keman ve Harbiye, Batı’yı ve Batı değerlerini temsil eder. Fatih ve Harbiye arasında yapılan tramvay yolculuğu geleneksel değerlerden Batılı değerlere kayışı simgeler. Neriman’ın eserin sonunda Harbiye’den Fatih’e yolculuk yapması ve evde alaturka musikinin çalgısı uda sarılması geleneksel değerlere tekrar geri dönüşünü simgeler. Okuyucu bu roman vasıtasıyla son iki yüzyıldır Batılılaşma gayretleriyle bocalayan insanın fotoğrafını görür. İki kültür/medeniyet arasında buhranlar yaşayan insanımıza Peyami Safa’nın gösterdiği yol, Fatih’ten geçmektedir.

Kaynaklar

1. Safa, Peyami, Fatih-Harbiye İstanbul: Ötüken Yayınları 1999
2. A Lee, Nan (1997). Peyami Safa’nın Eserlerinde Doğu-Batı Meselesi İstanbul: Ötüken Yayınları
3. Moran, Berna, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış I, İletişim Yay., İstanbul; 1983
4. Tekin, Mehmet, Romancı Yönüyle Peyami Safa, Ötüken Neşriyat, İstanbul; 1999
5. Yılmaz, Durali, Roman Sanatı ve Toplum, Ötüken Neşriyat, İstanbul; 1997
6. Yılmaz, Durali, Roman Kavramı ve Türk Romanının Doğuşu, Ozan Yay., İstanbul; Ağustos 2002
7. Göze, Ergun, Peyami Safa'nm Türk Düşüncesindeki Yeri, Boğaziçi Yay., İstanbul; 1997
8. Karpat, Kemal, Osmanlı’dan Günümüze Edebiyat ve Toplum, Timaş Yay., İstanbul; 2009

Yorumunuzu Paylaşın