İslam'da Sosyal Yaşam
Tarih: 14.05.2009 | Görüntülenme:Loading
“Doğrusu biz cahiliye döneminde kadınlara önem vermezdik,
Nihayet Allah İslâm’ın gelişiyle kadınlara pek çok hak tanımıştır.”
H.z Ömer
Kadın, İslam’da ilk inanan ve ilk şehit konumundadır...
İslam, ilahi ve nebevi derinlikleri itibarıyla insan, kainat ve ötelere, ötelerin de ötesine ait her şeyi bütün teferruatıyla birden nazara alır. İslam Hakkındaki bu tanımlamadan sonra İslam’da sosyal yaşam biçimlerine geçebiliriz.
Arap ailesi; koca, eş veya eşler, çocuklar ve cariyelerden oluşmaktadır. Elbette bunlar arasında özellikle çocuklardan ya da torunlardan evli olan çiftler de bulunmaktadır. Bu yönüyle Arap aile yapısı, önceki toplumların aile yapısına benzemektedir.
Cahiliye evlenmelerinde kadınla erkeği birbirine bağlayan nikah, dînî bir mahiyete hâiz olmadığından kadın, ancak çocuk doğurduktan sonra aileye dahil edilirdi. Bundan dolayı bir kadın çocuk doğurmadan önce ölürse kocası taziye edilmezdi. Çocuksuz kadın diyet vermeye mahkum olursa bu diyeti kocası değil, kadının mensup olduğu aile topluluğu verirdi. Araplar, yalnız bu aile topluluğu akrabalığına önem verdiklerinden evlenme yolu ile ortaya çıkan akrabalığın önemi yoktu. Bu nedenle bir baba ölürse oğulları, üvey anneleri ile evlenebilirlerdi.
İslam öncesi aile yapısı, köklü temellerden yoksun görünmektedir. Sebebi ise, o dönemde kadınlara ve kız çocuklarına itibar edilmemesi, değer verilmemesidir. Araplarda hakim olan evlenme çeşidi, erkeğin kendi kabilesi veya aşiretinden bir kadınla evlenmesidir. Daha çok amca kızlarıyla evlenmenin revaçta olduğu müşahede edilmektedir. Ancak bu, kabilesinin dışındaki kızlarla evlenmesine engel değildir. Kendi kabilesinin dışında birisi ile evlendiğinde eşi artık kendi kabilesine katılmış sayılırdı.
Bu dönemde erkek, kadın üzerinde otoriter ve hakimiyet sahibidir. Yabancı kabileden yapılan evlilikte kadına, ailesiyle birlikte belirlenen mehir verilir. Bu normal bir evliliktir. Bunun dışında bir de genelde bir başka kabileyle yaptıkları savaşta elde ettikleri esirlerle evlilik yapılırdı.
Cahiliyye döneminde yaygın olan adetlerden biri de, kız çocuklarını diri diri toprağa gömme adetidir. Kız çocuklarını diri diri toprağa gömme adetinin, kadını küçük görmenin yanında çeşitli nedenleri vardı: Birinci neden, ekonomik idi. Çünkü fakirlikten ötüri aile fertlerinin az olması isteniyordu ve erkek çocuklar büyüdükten sonra aile bütçesine katkıda bulunurlar ümidiyle yetiştiriliyorlardı. Fakat kız çocuklar büyüdükten sonra evlenecekleri için daha küçük yaşta öldürülüyorlardı. İkinci neden ise, genel kargaşa ile kabileler arasındaki sürekli savaş idi. Erkek çocuklara, büyüdüklerinde savaş zamanlarında yararlı olmalarından dolayı önem veriliyordu. Oysa kız çocukları savaş zamalarında bir işe yaramadıkları gibi, ayrıca korunmaları da gerekiyordu. Üçüncüsü, Arap kabileleri birbirlerine hiç bir haber vermeden savaş açarlar ve esir aldıkları kızları ya pazarlarda satarlar ya da kendileri cariye olarak kullanırlardı. İşte bu nedenlerden dolayı kız çocuklarını daha küçükken öldürüyorlardı.
İslam, cahiliye adeti olan bu adeti yermiş ve kesinlikle yasaklamıştır. Aksine İslam gençliğe çok önem vermiştir. İslâm mensuplarının büyük ekseriyeti Müslüman oldukları zaman otuz Yaşın altında idi ve ancak bir veya iki kişi otuz beşin üzerinde bulunuyordu.
Çocuklar ailede önemli bir mevkiiye sahiptiler. Özellikle erkek çocuklar, gelecekte kendilerinin halefleri sayılacakları için daha da önem arz etmektedir. Yine Cahiliye dönemi ve İslam’ın ilk dönemlerinde evlatlık edinme olayı da görülmektedir.
Mutlak surette miras meselesi de İslam’da var olan bir olaydır. İslam miras hukukunun temel prensipleri az ve basittir. Erkek çocuk, ebeveyninin malından kız kardeşinin iki katı hisse alır, ardından malın bir kısmı, varsa ölenin vasiyette bulunduğu kişilere aktarılır ve miras ile vasiyet paylarının dışında kalan mal ise yetim, dul ve ihtiyacı olanların ihtiyaçlarını karşılamak üzere hazine (beytü’l-mal)’ye verilir.
MEHİR MESELESİ:
Evlenme esnasında erkek kadına mehir adıyla belirli bir para veya mal öder, ya da ödeme borcu altına girer. İsim olarak mehir, İslam öncesi Arap toplumunda aynen vardı.
İslam hukukunda mehir, evlenecek kadının ailesine değil, bizzat kendisine verilir ve kadın diğer mallarında olduğu gibi onda da dilediği gibi tasarrufta bulunur. Ancak bunda da bir ölçü tutturmak gerekir. Evlenmeyi engelleyici ve zorlaştırıcı boyutlarda mehrin istenmesi, fertler ve aileler arasında sıkıntı doğuracaktır. İslam, evlenirken alacağı kadına mehir denilen bir meblağı şart koşmuş, fakat bunun için belirli bir meblağ belirlememiştir. Önemli olan kadının razı olmasıdır.
Erkek, eşine mehirini genelde düğünden önce verirdi. Mehirin belli bir meblağı yoktur. Herkes gücü nispetinde bir mehir bir mehir verirdi.
Bu durum İslam’ın kadına ve aileye verdiği önemi göstermek için yeterli bir örnektir.
BOŞANMA MESELESİ:
İslam dini, belirli şartlarla aile birliğinin bozulmasına izin vermiştir. Birbirleriyle uyuşmayan eşlerin en son başvuracakları çözüm şekli, boşanmadır. Bundan önce uyuşmazlığın eşler arasında çözülmesi, bu mümkün olmazsa iki tarafın ailelerinden seçilecek birer hakeme havale edilmesi başvurulacak usullerdendir. Eğer bunlar fayda vermezse, son çare olarak boşanmaya izin verilmektedir. Yine de bu izinle birlikte boşanma, hoş görülmemiştir.
Özellikle sebepsiz boşanmalar, hiç bir şekilde iyi karşılanmamıştır. Çünkü boşanmanın eşler, çocuklar ve hatta toplum üzerinde olumsuz pek çok etkileri bulunmaktadır. Fakat aile hayatı kötüleştiği takdirde, eşler arasında bir uzlaşma olmadığı zaman, hayat çekilmez olacağından dolayı, boşanma devreye girmektedir.
Ancak İslam’ın, boşanmaya izin vermekle birlikte bir takım şartları da ortaya koyduğunu bilmek gerekmektedir.
İslam, kadını ya iyilikle tutmak, ya da güzelce salıvermeyi kabul ederek İslam öncesi Arabistan’da yaşanan toplumsal kötülükleri değiştirmeyi amaçlamıştır. Oysa Cahiliye döneminde erkek, ne zaman isterse boşanabilirdi.
HUKUK
Bilindiği gibi İslam inancına göre mutlak otorite Allah’tır. Hz. Muhammed de otoritesini mutlak hakim olan, her şeyi bilen, her şeye gücü yeten ve istediğini yapan bir ilahtan almaktadır. Ancak bilindiği gibi Kur’an, başlı başına bir hukuk kitabı veya kanunlar külliyatı değildir. O, İslam hukukunun oduğu kadar, İslam dininin diğer müesseselerinin de kaynağıdır.
Ayrıca Kur’an’ın esas maksadı, sırf hukuki düzenleme yapmak ta değildir.
İslam hukuku ya da klasik ifadesiyle fıkıh, İslam toplumlarının hayat bilgisi ve tarzı, diğer bir ifadeyle Müslüman toplumların kimliği, geleneği ve bu toplumlardaki hukuk kültürüdür. Bu ilmin ortaya çıkışının, teşekkül ve gelişmesinin kendine mahsus özellikleri vardır.
Fıkhın, mezheplerin teşekkülünden önceki ile sonraki gelişimi arasında da önemli farklılıklar bulunmaktadır. Bazı müelliflerin de ifade ettiği gibi, füru’ fıkıh, daha çok ictihat’lara dayalı olarak gelişmiştir. Bu yüzden de fıkha müctehitler hukuku adını vermek daha uygundur.
İslam Hukukunun asıl adı fıkıhtır. "Fıkıh kelimesinin lügat manası bir şeyi, bir sözü İlleti ve hikmetiyle zevkine vararak anlamak ve hatta tatbik edecek şekilde anlamaktır.Sözleri derinlemesine anlamak, keskin ve derin anlayış sahibi olmak, (söz ve fiilde) İsabet etmek, kendisine hüküm taalluk eden, gizli manalara muttali olmak, vukuf peyda etmek bir Sözden konuşanın maksadını anlamak, bir şeyi, bir sözü illet ve hikmetiyle zevkine vararak kavramak hatta tatbik edecek şekilde anlamak, bir şeyin künhüne vakıf olmak, kapalı bir şeyin hakikatine derin bir anlayışla muttali olmak, bir şeyi bilmek, bir şeyi bilip anlamak, bir şeyi anlamaktır.
Fıkıh kelimesi daha sonra şeriati bilmek ve hükmün müteallaki olan hakiki Manaya vakıf olmak manalarına tahsis olundu. Her ne kadar fıkıh, bilmek manasına geliyorsa da bununla mutlak bilmek (ilim) arasında fark vardır. Fıkıh, re'y ve ictihat ile istinbat ve İstihraç edilen, fikir ve teemüle muhtaç olan ilimdir.
Dini ilim anlamına gelen fıkıh, hem ilahi ve uhrevi hem de dünyevi ve beşeri büyük bir sistemdir. İlahi ve beşeri işlerin tümüne şamildir. Dini, siyasi, medeni, iktisadi, ahlaki ve ictimai yaşayışımızın bütün yön ve alanlarını kapsayan bir şer'i şerifin ismidir. Fıkıh öncelikle inanç esaslarını ihtiva eder. Müminlerin tamamı, inanç esasları (itikadat) yanında, İslam hukukunun merhametli ve âdil bir hukuk sistemi olduğuna inanırlar. Zira inanılmadan hiçbir şeye uyulmaz...
İnançtan sonra Allah'a ve kullara karşı ama her zaman Allah adına yapılacak olan işler yani ibadetler gelir. Ardından, aile, miras, eşya, mal ile ilgili akitleri içine alan muamelelerin (muamelatın) geldigi görülür. Bunların hemen hepsi ictimai ihtiyaçlardan doğan ve yapmak zorunda kaldığımız önemli işlerdir. Bu hususta yapmamızı veya sakınmamızı icabettiren kurallar söz konusudur. Keza hukuk kuralları kadar açık ve kesin müeyyideleri olmayan ahlak (adap) kuralları da fıkha dahildir. Bunlardan başka yapılması yasaklanmış olan hükümleri beyan eden ceza kuralları ve yargılama esasları ve nihayet devlet idaresi, devlet esas teşkilatı ve harp hukuku ile ilgili mesele ve hükümlerin tamamı da fıkhın geniş sahasına girer.
Dini karakterli ve dini merkezli olan İslam Hukuku aynı zamanda vahye müstenit bulunan en son ve en mükemmel hukuk sistemidir. İhtiva ettiği ibadat, muamelat ve ukubat gibi kısımlarıyla ilgili hükümler tamamıyla Kur'an ve Sünnet'e ve bu ikisinin imkan verdiği icma, kıyas ve diğer birçok tali delile dayanır. Bu hukuk her şeyden önce hatta akıldan da evvel vahye dayalı, vahye endeksli bir hukuktur. Bunun böyle olduğu öncelikle Kur'an tarafından belirtilmiştir.
İslam hukukçularının beyanına göre, fıkhi hükümler hüsn (iyi ve güzel) ve kubh (çirkin ve kötü) üzerine istinat eder. İyi olan alınacak ve uygulanacak, kötü olan da terkedilecektir. Tamamen iyi ve güzel olanların yapılması mecburi (farz) dır. Bir şeyin iyi tarafı galipse, o müstehaptır. Yapılması veya yapılmamasında herhangi bir günah veya sevap bulunmayan şeyler mübahtır.
Tüm bunlardan anlaşılacağı üzere İslam fıkhı, bir hukuk ilmidir. İslam Fıkhı, umumi hukuk tarihi özellikle de İslam hukuk tarihi bakımından oldukça önemli bir sahadır. İslam hukuk doktrinini oluşturan mezheplerin ictihad metotları birbirlerine göre bazı farklılıklar göstermektedir. Yayıldıkları bölgeler ve hitap ettikleri insan grupları da dikkate alındığında ictihad farklılıkları daha iyi anlaşılmış olur. Bu açıdan bakıldığında mezhep ve ictihad farklılıklarının yadırganacak bir yönü de yoktur. İslam’ın ilk anayasasının Medine Sözleşmesi olduğunu da bilmek gerekmektedir.
Bu vesika, sadece kurulmakta olan bir devletin kuruluş metni değil, bunun ötesinde köklü devlet gelenekleri olan bir siyasal yapılanmanın modelini oluşturmakta, beşeriyetin aşiret geleneğinden büyük topluma doğru yol almasının tabii seyrini göstermekte, insanlığın fıtraten devlet gibi bir büyük organizasyona duyduğu medeni ihtiyacın nasıl giderilebileceğini ifade etmektedir. Netekim, İbn Haldun (808/1404), devleti; insan nesli gibi doğan, olgunlaşan, yaşayıp ölen manevi organizma olarak tanımlar. Bu tanımda, sosyolojik derinliği olan engin bir devlet felsefesinin varlığını bulmak mümkündür.
Yine, İslam dini iman, ibadet, muamelat (muameleler) ve ahlak alanlarındaki prensiplerin uygulanmasını sağlamak, bunlarla ilgili emir ve yasakların ihlalini önlemek, ferdi ve içtimai hayatı bütün yönleriyle ıslah etmek maksadıyla gerek dünya gerekse ahiret hayatına yönelik olarak birtakım özendirici veya caydırıcı tedbirler almıştır. Bu tedbir ve müeyyidelerin tamamı ceza kavramının kapsamı içindedir.
Cezalandırmanın amacı, genelde suçun aleniyetine ve yayılmasına engel olarak içtimai vicdanı ve yapıyı korumak, özelde ise suçu önlemek, suçluyu te'dib (terbiye verme) ve ıslah etmektir.
İslam dini, şahsi hakların ağır bastığı cezalar da dahil olmak üzere cezalandırmayı devlete ait bir hak ve görev kılmakla hem devlet ceza hukuku fikrini tesis etmiş, hem de kısasın infazında, diyette ve hadleri uygulamada düzensizlikleri, haksızlık ve aşırılığı, eşitsizliği ve şahsi düşmanlıkları ortadan kaldırarak cezalandırmayı kanuni, genel ve adli esaslara bağlamıştır. İslam hukukunda cezai müeyyideler çeşitli yönlerden farklı ayrımlara tabi tutulabilir. Amaçladıkları hak ve menfaatlerin mahiyetleri itibariyle cezalar hayata, bedene, şahsiyete, mal varlığına veya şahsın temel hak ve hürriyetlerine ilişkin olabilir. Suçun doğrudan doğruya karşılığı olan cezaya "asli ceza" denilir Bu cezayı infaz imkanı olmayınca onun yerine geçen "bedel ceza" dan veya asli cezaya ilave olarak verilebilen "ek ceza" dan söz edilir. Suçun ihlal ettiği hakkın, diğer bir deyişle cezanın infazında hakim olan hakkın mahiyetine göre cezalar Allah-toplum hakkına taalluk eden cezalar, şahsi haklarla ilgili cezalar, her iki hakkın da bulunduğu cezalar şeklinde üçlü bir ayrıma tabi tutulabilir. Bununla birlikte cezaların en çok bilinen tasnifi, sari (kanun koyan, şeriat koyan) tarafından belirlenip belirlenmediğine göre yapılan ve suçun çeşidini de dikkate alan ayrımdır. Bunlar; had, kısas, ta'zir ve diyet'tir.
İslam kanunlarına şeriat’te denmektedir. “Şeriat”, suyun kaynağına götüren ve müslümanların yürümek zorunda oldukları yol, İslam dini ve İslam hukuku anlamlarına gelir. Bu anlamda Kur’an şunu söylemektedir: “Sonra seni de buyruk(umuz)dan bir yola(bir hukuk düzenine) koyduk. Sen ona uy, bilmeyenlerin keyiflerine uyma”.
İslam hukukunun amacı, insanları hem bu dünyada hem de ahirette mutlu kılmaktır. Bu kural ve kaideleri içeren Kur’an çalışmaları, bunların ihlal edilmesi durumunda iki yaptırımın söz konusu olacağını söyler.Bu yaptırımlardan birincisi “dünyevi” diğeri ise “uhrevi” cezalardır. Mesela; yol kesen eşkıya ölüm ile cezalandırılır veya elleri ile ayakları çaprazlama kesilir ya da sürgüne gönderilir
KADIN HAYATI
“Doğrusu biz cahiliye döneminde kadınlara önem vermezdik,
Nihayet Allah İslâm’ın gelişiyle kadınlara pek çok hak tanımıştır.”
H.z Ömer
Kadın, İslam’da ilk inanan ve ilk şehit konumundadır.
İslam’a göre insan, Allah’ın yeryüzündeki halifesidir. Halife ise, asıl yetkili adına işleri yürüten, onun adına tasarrufta bulunan, mevcut kanun ve kuralları gerektiği şekilde tatbik ederek düzen ve asayişi sağlayan görevli demektir.
Bunun büyük bir sorumluluk olduğunda şüphe yoktur. Dolayısıyla bütün bu işleri yapabilmek için, yaratılan halifelerin önemli ve gerekli kabiliyetlerle donatılmış olması gerekir.Ayrıca bu sorumluluk sadece bununla kalmaz hak ve yetkileri de beraberinde getirir. Halife olma konusunda Allah,kadın ve erkek arasında hiçbir ayırım yapmamıştır. O zaman kadın da bu görevi yerine getirmek durumundadır. Böyle olduğuna göre o da bunu yapabilecek niteliklerle donatılmış olmakla beraber gereken hak ve yetkilere de sahip olmaktadır. Nitekim İslam, adil bir şekilde her ikisine de haklarını vermiştir.
İslam dini, hükümlerini tebliğ ederken kesinlikle kadın erkek ayırımına gitmemiş “el-mü’minine ve’l mü’minat, el-müslimine ve’l-müslimat” gibi ifadelerle kadınları dini bakımdan erkeklerle eşit kabul etmiştir. Allah, kadın ve erkeğe namaz, oruç gibi ibadetlerde aynı sorumluluğu verdiği gibi, ahlaki emir ve yasaklarda da bir tutmuştur.
Nitekim Ahzab Suresi 35. ayette şöyle buyrulmaktadır: “(Allahın emrine uyan)Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, itaate devam eden erkekler ve itaate devam eden kadınlar, (niyet, söz ve hareketlerinde) doğru erkekler ve doğru kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve ırzlarını koruyan kadınlar,Allah’ı çok zikreden erkekler ve zikreden kadınlar, (işte) Allah, bunlar için bir mağfiret ve büyük bir mükafat hazırlamıştır.”
Bir başka ayette de üstünlüğün ancak takvada olduğu belirtilmiştir. “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık …Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve üstün olanınız O’ndan en çok korkanınızdır”
Nübüvvet zamanında Cuma ve Bayram namazlarını dolduranların çoğunun kadınlar olduğu ve özel günlerinde dahi peygamberin, kadınların en azından hutbeyi dinlemek için gelmelerini talep ettiği unutulmamalıdır. Yine eski dönemlerde pek çok ermiş kadın Kabe’yi ziyaret etmek ve hacı olmak için yollara düşmüş ve bu ibadetini yerine getirmiştir.
Ancak İslamiyetten önce Arap yarımadasında da kadının durumu yürekler acısı idi. Araplar kızlara karşı nefrette o kadar ileri gidiyorlardı ki, yaşama hakkını dahi onlara çok görüyorlardı. Kız çocuklarını diri diri toprağa gömmeyi kendilerine fazilet kabul ediyorlardı. Herhangi birisinin bir kız çocuğu dünyaya geldiği zaman öfkesinden o suçsuz günahsız çocuğu diri diri toprağa gömerdi.
İslam’a kadar bütün dünyada kadın değersiz bir yaratık olarak kabul edilmiş, yüzyıllar boyu ona hiçbir sosyal hak verilmemiştir. İslam, o zamana kadar kadınlara verilmeyen haklar getirmiş, kadını özgürlüğüne kavuşturmuştur. İslam'a göre kadın erkeğin eşi, yardımcısı ve danışmanı olarak kabul edilmiştir. Ona, aile içerisinde söz hakkı tanınmış ve birtakım görevlerle yükümlü kılınmıştır.
Hz.Muhammed (s.a.v), “kadın da kocasının evinde bir çobandır ve yönetimi altında olanlardan sorumludu buyurmuş, onun aile içinde söz sahibi olduğunu cihana ilan etmiştir. Kuran-ı Kerim’de, 176 ayeti bulunan Nisa=Kadınlar Suresi’nin yer alması İslam’ın kadın konusuna ciddiyetle eğildiğinin diğer bir delili olarak kabul edilebilir.
Ancak günümüzde; İslam ve Kur’an, asla, kadın-erkek ayırımı yapmadan okuyup öğrenmeyi insana zorunlu kılmışken; ayrıca kadınların eve kapanmalarını emreden herhangi bir ilahi emir de yokken, ne yazık ki, kadınlar eve kapatılmış ve okuyup öğrenmeleri engellenmiştir.
SOSYAL YARDIMLAŞMA
Zekat ta, namaz ve oruç gibi farz-ı ayndır. Mali bir ibadettir. Hicretin ikinci senesi ve oruçtan evvel farz olmuştur.Zekat Kur'an-ı Kerim'de muhtelif isimler altında ve namaz ile birlikte otuz yedi yerde zikir olunmuştur. Zekat şer'en zengin olan Müslümanın seneden seneye malından kırkta birini Müslüman olan fakire vermesidir.
Zekat bahsinde bellenecek meseleler şunlardır: Zekatın hakikati, sıfatı, hükmü,rüknü, sebebi, şartı, müteallakı, masrafı.
Zekatın hakikati hususi bir malı, yani, malının kırkta birini masraf-ı zekatta görülecek olan kimselere vermektir. Zekatın sıfatı, farz-ı kati olmasıdır
Zekatın rüknü, temliktir, yani Müslüman ve zekat alması caiz olan kimseye malının kırkta birini ayırıp vermektir. Zekat verilmek ile dünyada borç ödenmiş ahirette azapdan kurtularak sevaba istihkak kazanılmış olur.
Zekatın sebebi, nisabdır. Nisabın şer'i manası, malın zekata taalluk eden miktarı demektir. Bu miktar, gümüşde iki yüz dirhem, altında yirmi miskal; devede beş, sığırda otuz, koyunda kırktır. Bunlardan az olana zekat lazım gelmez.
Zekat, 'akil, baliğ ve hür olup borcundan ve (hacet-i asliyye) sinden başka alışverişle veyahut doğurmakla artmaya kaabil (nisab) miktarı ve yıllanmış malı olan Müslümana borçtur. Zekatın şartı budur. İşte böyle bir Müslüman şer'en zengin sayılır. Deliye, çocuğa, bunalmış olan kimseye, zekat borç değildir. Bunlar namaz, oruç, hac ve zekat ile mükellef değildirler.
İslamın ilk günlerinde, zekat ve diğer vergilerin toplanıp harcanması için düzenli bir devlet kurumu olan ‘beytü’l-mal’ var idi. Burada toplanan zekat, zekat toplayıcılarının da içinde olduğu sekiz sınıfa paylaştırılırdı. Zekat, zenginlerin mal-larını temizlemek amacıyla, zenginlerden alınıp fakirlere verilen hem resmi hem de dini bir görevdi.
Yine zekata ek olarak, sadaka ve Ramazan bayramı namazından önce verilen Fıtır Sadakası Kur’an’da açıkça tavsiye edilmiştir.
Tüm bu anlatılanlardan yola çıkarak İslam’ın iyiliği yardımlaşmaya merhabeti affı öğütleyen bir din olduğu sonucuna bir kere daha varmış oluruz..Komşusu aç yatarken kendisi bizden değildir anlayışıyla ve felsefesiyle hareket eden bir düşünüş elbetteki sosyal refaha ne denli önem vermiş olduğunu da ortaya koyar.
BİBLİYOGRAFYA
1- ÇAĞATAY,Neşet, İslam’dan Önce Arap Tarihi ve Cahiliye Çağı, Ankara 1957,İz Yayıncılık
2- AKSU, Ali, ‘Emeviler Döneminde Kadının Durumu’, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sivas 1993
3- Editör,’İslam’ın Engin Ufku’, Yağmur Dergisi, İstanbul Ocak 2006
4- KARA,Süleyman, ‘Efendimiz Döneminde Gençliğin Durumu’, Yeni Nesil Dergisi, İstanbul Ekim Kasım Aralık 2006
5- Editör,’Evlatlık Edinme Müessesesi’, Yeni Ümit Dergisi, İstanbul Ekim Kasım Aralık 2006
6- İMAMUDDİN, S.M,’İslam Hukukunun Prensipleri’, çev: Menderes Gürkan, Erciyes Üniversitesi Dergisi, Sayı:15,Kayseri 2003
7- Kur’an-ı Kerim, Yusuf Suresi,12–24
8- BAKTIR,Mehmet,’H.z Peygamberin Otoritesi’, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, VII,Sivas 2004
9- KAHRAMAN,Abdullah, ‘Müdayene Ayetinin İslam Hukuku Açısından Değerlendirilmesi’, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sivas 2000
10- BARDAKOĞLU, Ali, ‘İslam ve Modernleşme-Modernleşme Sürecinde İslamî İlimler’, II. Kutlu Doğum İlmî Toplantıları, İstanbul 1997
11- AYDIN, Hakkı, ‘İslam Hukuku, Devlet ve Ahkâm-ı Sultaniye İlişkisi’, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Dergisi, Sivas 1993
12- AYDIN, Hakkı, ‘Sivaslı Kemaleddin İbni Hümüm ve Tahriri’, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sivas 1993
13- HAMİDULLAH, Muhammed, İslam Hukuku Etüdleri, İstanbul 1984, Bir Yayıncılık
14- KAHRAMAN, Abdullah, ‘Mansurizade Said’in Klasik Fıkıhçılara Yönelttiği Bazı Eleştiriler’, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sivas 1999
15- ONARLI, İsmail, ‘Şeyh Hasan-Onar Dede Toplum Tasarımında Bir Alevilik Belgeseli ‘’Medine Vesikası’’,Anadolu İnanç Önderleri İkinci Toplantısı, İstanbul 2000
16- KELEBEK, Mustafa, ‘İslam Hukuk Felsefesi Açısından Medine Vesikası’, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sivas 1998
17- AKBULUT, İlhan, ‘İslam Hukuku Açısından Suçlar ve Cezalar’, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Ankara 2003
18- BARDAKOĞLU, Ali, "Ceza" Maddesi, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, VII, İstanbul 1993
19- İMAMUDDİN, S.M,’İslam Hukukunun Prensipleri’, çev: Menderes Gürkan, Erciyes Üniversitesi Dergisi, Sayı:15,Kayseri 2003
20- Kuran’ı- Kerim, Maide Suresi,5/33
21- YİĞİT, İsmail, Peygamberler Tarihi, İstanbul 2004, Kayıhan Yayınları
22- KANDEMİR, Yaşar, Örneklerle İslâm Ahlâkı, İstanbul 1979, Nesil Yayınları
23- ULUDAĞ, Süleyman, Sûfî Gözüyle Kadın, İstanbul 2003, İnsan Yayınları
24- SOYSALDI, H.Mehmet,‘Hurafeler ve İslam’ın Hurafelere Bakışı’, Fırat Üniversitesi Dergisi, Elazığ 2000
25- TÖZÜN, Mustafa, ‘Tarihsel Süreçte Türk Kadınının Sosyal Statüsü(Eski Türk Toplumlarından Atatürk’ün Ölümüne Kadar)’,Aktüel Medicine, İstanbul Mart 2008
26- BOYACIOĞLU, Ramazan, ‘İslam’da Aydınlanma ve Atatürk’, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sivas 2003
27- Editör, ‘Muhammed Aleyhisselam’, Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, K.Maraş 1994
28- AKBULUT, İlhan, ‘İslam Hukuku Açısından Suçlar ve Cezalar’, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Ankara 2003
Makaleyi Derecelendirin:
Toplam oy: 4, Oran: 4/5
Etiketler
bu çalışma master çalışması sırasında hazırlanmıştır.
- Son Tarih Makaleleri
- Veba Ve Elizabeth Dönemi’nde Etkileri
Yazar: Mehmet KÖSE | Tarih: 24.09.2009... - Budapeşte’deki Türk İzleri ve Gül Baba Türbesi
Yazar: Emrullah TÖREN | Tarih: 05.09.2009Şehrin en işlek caddelerinde bulunan Türk restoranlardaki Macar personelin, pilav istediğinizde size pilavın üstüne kuru veya nohut da olsun mu diye Türkçe sorması, Hun İmparatoru Attila’... - Türk'ün Gözünü Oyan Karga ve Kemikli Kilise
Yazar: Emrullah TÖREN | Tarih: 05.09.2009Kültürünü ve tarihi yapılarını görmek için gittiğim yerlerde, tarihten kalma kuyruk acılarından oluşan Türk düşmanlığını ve bize olan kini görmeye alıştım. Çünkü Avrupa’n... - Kızılderililer Türk Soyundan mı?
Yazar: Emrullah TÖREN | Tarih: 05.09.2009Indians,American Indians,Red Indians diye de biliniyorlar.Biz onlara “Kızılderililer”,bazen de “Apaçiler”(normalde sadece bir kabilenin ismi) diyoruz.Kimdir bu Kızılderililer?Kökleri ne... - Gizli İşgal
Yazar: Emrullah TÖREN | Tarih: 05.09.2009Türkiye Cumhuriyeti ekonomik olarak dünyanın 16.,nüfus olarak 16. ve toprak büyüklüğü olarak 32.olan bir devlet.Dünya nüfusunun %75’inin,enerji kaynaklarının %60’ının üretildiği b... - Geriye Mi Gidiyoruz?
Yazar: Figencer | Tarih: 01.08.2009Akşehirimizin Eski sokaklarında duran kısacık taşlar... Eskiden daha uzunlardı. İnsanlığın Abidesi gibiydiler. Şimdilerde ise boyları yol çalışmaları vs dolayısıyla kısalmış, adet... - Aleviliğin Özünde Yatan Türk'lük
Yazar: Emrullah TÖREN | Tarih: 31.07.2009Türk kültürünün en yalın taşıyıcılarından olan Alevi-Bektaşi Türkmenlerinin manevi büyükleri Anadolu’nun fethinden önce gelip Anadolu’yu fethe hazırlamıştır. Özellikle içten ... - Beyazıt Kulesi
Yazar: Nilay AYDIN | Tarih: 19.07.2009... - Galata Kulesi
Yazar: Nilay AYDIN | Tarih: 16.07.2009... - Yeni Türk Harflerinin Kabulü
Yazar: Nilay AYDIN | Tarih: 08.06.2009Tarih devirleri yazının bulunmasıyla başlamış ve sonrasında insanlar, duygu ve düşüncelerini yazıyla anlatmaya başlamışlardır. Atalarımız tarih boyunca çok farklı alfabeler kullanm... - Lozan Barış Antlaşması
Yazar: Nilay AYDIN | Tarih: 06.06.2009Mudanya Ateşkes Antlaşması'nın ardından hükümet ( T.B.M.M hükumeti) kalıcı barışın sağlanacağı bir anlaşmanın hazırlıklarını yapmaya başladı. Bu anlaşma görüşmelerinin İsv... - Sevr Antlaşması ve Sonuçları
Yazar: Nilay AYDIN | Tarih: 06.06.2009Birinci Dünya Savaşı ardından yapılacak antlaşmaların şartlarını kararlaştırmak için 18 Ocak 1919'da Paris Barış Konferansı düzenlendi. Osmanlı İmparatorluğu'nun topraklarının p... - Bisikletin Tarihi
Yazar: Nilay AYDIN | Tarih: 06.06.2009Hepimizin ilköğretim döneminde aldığı derslerde gördüğü gibi, tekerleğin keşfi çok eski tarihlere denk gelmektedir. Bisikletin icadını bu tarihle kıyaslarsak çok yeni diyebiliriz. Bis... - Yahudi Düşüncesinin Oluşumu
Yazar: Mehmet BEŞER | Tarih: 19.05.2009Antisemitizm karşısında Yahudi düşüncesinin Oluşumu Antisemitizme karşı bir reaksiyon olarak ortaya çıkan Siyonizm, temelde dini değerlere bağlı olan ve Siyon’a yani İsrail Devleti’... - Antisemitizm Nedir?
Yazar: Mehmet BEŞER | Tarih: 19.05.20091-Antisemitizmin Gelişimi Antisemitizm nedir; nasıl ortaya çıkmıştır? Antisemitizm kelime anlamı itibariyle “Sami düşmanlığı”nı ihtiva ediyor. Hz. İsa’yı çarmıha gerenler Yahud... - Özgürlük Anıtının Tarihçesi
Yazar: Ersan KARATEKİN | Tarih: 16.05.2009Özgürlük Anıtı'nın TarihçesiBugün Amerika’nın bir sembolü olan Özgürlük Anıtı aslınsa Osmanlı topraklarına dikilmek için; Osmanlı padişahının emriyle yapılmış ve bedeli de ... - İslam'da Sosyal Yaşam
Yazar: Mesut Doğan | Tarih: 14.05.2009AİLE YAŞAMIİslam, ilahi ve nebevi derinlikleri itibarıyla insan, kainat ve ötelere, ötelerin de ötesine ait her şeyi bütün teferruatıyla birden nazara alır ve onlara öyle bakar: O, insan... - Yeni Bir Hinterland Alanı Olarak Ortadoğu
Yazar: Mehmet BEŞER | Tarih: 06.05.2009Ortadoğu, yeraltı ve yerüstü kaynakları bakımından dünyanın en önemli bölgelerinden biri. Bölgede yaşanan güç mücadelesi siyasi/hukuki sınırların çok ötesinde cereyan etmekte. So... - 13. YY Anadolu Ticaret Yapısı
Yazar: Mesut Doğan | Tarih: 28.04.2009ANADOLUYA GENEL BAKIŞ- SİYASİ YAPI VE TİCARETAnadolu’nun durumuna göz atmak gerekirse; o dönemde Akdeniz limanlarının Müslümanların elinde olması ve Bizans’ın uluslar arası ticaret y... - Karahanlı Devleti
Yazar: Mesut Doğan | Tarih: 28.04.2009KARAHANLILAR (840–1212)Menşei, Kuruluşu ve Siyasî Tarihi:Doğu ve Batı Türkistan’da 840-1212yılları arasında hüküm sürmüş olan bir Müslüman-Türk devletidir. Uygur Devletinin 840 y...
Yorumlar (1)
Yorum Gönderin
Profesyonel bir yorumcu olmak için yorumlar.com'a üye olunuz.










